Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla



Şifremi Unuttum

Hesap Oluştur!

Google Tanıtımları

.::. Herokulalazim.com Sitemiz Kuruluşudur .::.

Ana Sayfa > Dağarcık > Y Dağarcık

Harf Dizini
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | Q | R | S | T | U | V | W | X | Y | Z | Diğer | Hepsi

Y

Sözlükte: 26 Bu harfle başlayan girdiler.

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ya Secdeye Kapanırsa... [Soruluk Metinler]

YA SECDEYE KAPANIRSA Bir gün Nasreddin Hoca, yol üstü bir hana inmiş. Han tarihten kalma eski bir yer. Her tarafı delik deşik; adeta çökmeye ramak kalmış. Hoca\'nın yüreğine bir korku düşmüş ama, ne desin. Nihayet bir söz arasında han sahibine: — Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor, beşik mübarek! demiş. Hancı baba hiç oralı olmamış, sözü şakaya boğarak: — Ağzını hayra aç Hoca, bu gıcırtı beşik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hakka tespih çekiyor! demiş. Hoca gözlerini hancının gözüne dikerek: -- Peki ama, demiş; ya bu tavan böyle tespih çeke çeke aşka gelip de ya secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak?

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yabancı Özel Adlar [Makale]

[color=CC0000]Yabancı Özel Adların Yazılışında Ortaya Çıkan Sorunlar[/color] “Yabancı özel adları nasıl yazalım?” Zor soru, zor bilmece. Yazım-noktalama konusundaki en büyük açmazlardan, çıkmaz sokaklardan birisidir bu konu. Şu anki yazım kılavuzlarında her ne kadar bu konuyla ilgili olarak kesinleşmiş uygulamalar olduğu belirtilse de aslında sağlam ve değişmez bir kuraldan söz etmek olanaksız. Türkçe “yazıldığı gibi okunan , okunduğu gibi yazılan bir dil” olarak niteleniyor. Kimileri bu yargıya karşı çıkıyor. Konuşma dilinde kimi sözcüklerin yazıldığı gibi söylenmediğini kanıt olarak gösteriyorlar. Neyse, şu anki tartışmamız bu değil. Kuraldışı durumları da bulunan bu yargıya göre, bir sözcüğü nasıl yazıyorsak öyle okumalı, nasıl okuyorsak öyle yazmalıyız. Türkçe kökenli veya Türkçeleşerek dilimizin ses, biçim özelliklerine uymuş sözcükler için sorun yok. İş, yabancı özel adların yazımına geldiğinde çoğunlukla ikileme düşüyoruz. Bu bağlamda, konu / sorun iki yönlüdür. Bu yüzden konuya iki farklı açıdan bakmak yararlı olacaktır. Burada amacım, bir görüşü öne çıkarmak değil. Amacım, konuya farklı açılardan baktığımızda nelerle karşılaşacağımızı göstermeye çalışmak, böylelikle tartışmayı zenginleştirmektir. [color=CC0000]A. Yabancı özel adları okunuşlarına göre yazalım.[/color] Bu savı benimsediğimizde karşımıza birçok sorun çıkıyor: [color=CC0000]1.[/color] Okunuşu, Türkçedeki bir sözcüğün okunuşuyla aynı olan yabancı sözcükler karışıklığa neden olmaktadır. Örneğin, “ONE” diye bir marka olsun. Bunu “VAN” olarak yazarsak bizdeki “Van” ile ayını sözcüğü yazmış olacağız. Diğer örneklere bakalım : BOSCH = BOŞ, BORDEAUX = BORDO, CANNES = KAN... Arandığında buna benzer birçok sözcük bulunabilir. Bu durum, kimi karışıklıkların çıkmasına neden olacağı için anlatmayı / anlamayı güçleştirecek, en azından geciktirecektir. [color=CC0000]2.[/color] Bu kuralın uygulanması için herkesin az çok yabancı dil bilmesi gerekecektir. Ayrıca, her yabancı özel ad için, o dilin ses özelliklerini de bilmek gerekecektir. Bunu gerçekleştirmek ne kadar olanaklıdır? Diyelim ki, İspanyolcadaki bir özel adı yazmak istiyoruz. Okunuşuna göre yazmak istesek bunu nasıl yazacağız? Bir sözcüğü yazabilmek için İspanyolca sözlük mü arayacağız? İtalyanca, Portekizce, Macarca, Almaca, Fransızca… Her dilden bir sözlük almak gerekmeyecek mi? Ayrıca, özel adların hepsi sözlüklerden bulunabilecek sözcükler değildir. Bu durumda ne yapacağız? [color=CC0000]3.[/color] Kimi zaman, bir yabancı özel adın birden çok okunuşuna tanık oluyoruz. Sözgelimi, \"NEW YORK\" sözcüğü. Bu sözcüğün “Niv York, Nüv York, Ni York…” gibi birbirinden farklı söylenişlerini duymuşumdur. Bunlardan hangisi doğru? Bir doğru belirlense bile bunu genelleştirmek olanaklı mı? [color=CC0000]4.[/color] Yabancı özel adlar “bir ürünün markası” olduğunda bu uygulamayı geçekleştirmek çok daha zor olacaktır. Hatta, olanaksız bir duruma gelecektir. İşyerlerine verilen adların Türkçe olmasını sonuna kadar savunuruz. Ama, bu dükkanlar yabancı bir ürünün satıldığı yerler olunca işyeri adını değiştiremeyiz. Çünkü, bunların tabelaları, tanıtım afişleri, sözleri…hep belirlidir ve değişmez. İşyeri sahibi de değiştiremez; çünkü, bu, o marka sahipleriyle yapılan sözleşmelere aykırıdır. Bu bağlamda, “Levi’s”i Livays, “Nike”yi Nayk, “Siemens”i Simens, “Lee Cooper”i Li Kupır… yapmak olanaksızdır. Biz yazarken böyle yazsak bile tabelada özgün biçimiyle kalacaktır. [color=CC0000]5.[/color] “Nikılıs Keyç” kimdir? Bilenler anlamakta belki zorlanmayacak. Ama, bilmeyenler… Diyelim ki, biz böyle yazdık. Peki, sinema afişlerinde böyle mi yazılacak? “Nicolas Cage” yazılacak. “Hakim Olajuvon” kimdir? Ne yazık ki bu kişi “hakim” (yargıç) değil. NBA’da basketbol oynamış olan “Hakeem Olajuwon” [color=0000FF]ARA DEĞERLENDİRME:[/color] Ben bir sözcüğün Türkçe karşılığa varsa, yabancısının kullanılmaması gerektiğini savunurum. Her alanda ve her yerde Türkçeleştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Yalnız, iş, yabancı özel adların yazımına gelince sözcüğü okunduğu gibi yazmak yukarıdaki sorunları da beraberinde getirecektir. Bunu akıldan çıkarmamak gerekir. [color=CC0000]B. Yabancı özel adları özgün biçimleriyle yazalım.[/color] Şu anki yazım kılavuzlarında, Latin abecesini kullanan dillerden gelen sözcüklerin özgün biçimiyle yazılması gerektiği belirtiliyor. Söylenişi eskiden beri Türkçe biçimiyle yerleşmiş kimi sözcükler bu kuralın dışında bırakılıyor: “Napolyon, Münih, Hollanda, İsveç…” gibi. Ne yazık ki, konuya bu açıdan baktığımızda da kimi sorunlar ortaya çıkmaktadır: [color=CC0000]1.[/color] Bu uygulama, yabancı sözcüklerin dilimizi işgal etmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle Q , W , X harflerinin abecemize sokulmaya çalışılmasında bu kuralın etkisi büyüktür. Yabancı özel adların bulunduğu tabelaların artması, çok tehlikeli bir özenti doğurmuş, Türk işyeri ve ürün adlarının yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu kirlenmenin ortaya çıkışında yabancı özel adların özgün biçimiyle yazılmasının etkili olduğu bence yadsınamaz bir gerçektir. Tek başına bir etken değildir ama; önemli etkenlerden biridir. [color=CC0000]2.[/color] Biz genel anlamda okuduğumuz gibi yazmaya / yazdığımız gibi okumaya alıştığımız için yabancı bir özel adı özgün biçimiyle gördüğümüzde okumakta zorlanırız. Bu durum, aynı sözcüğün farklı kişilerce başka başka okunmasına yol açmakta, bu da büyük bir ikilik doğurmaktadır. [color=CC0000]3.[/color] Yabancı özel adların okunuşunun bilinmediği durumlarda okumanın akıcılığı bozulmaktadır. Sözcüklerin okunuşu bilinse bile yine sorun çıkmaktadır. Geçen hafta işlediğim bir Türkçe dersinde kuduz aşısının bulunmasıyla ilgili bir parça vardı. Parçada, Jozeph (Jozef) ve Pasteur (Pastör) adları geçiyordu. Parçanın başında bu sözcükler ayraç içinde okunuşlarıyla birlikte verilmiş; diğer cümlelerde ise, yalnızca özgün yazımlarıyla yazılmışlardı. Öğrenciler, bu yabancı özel adların okunuşunu en başta görmelerine karşın diğer cümlelerde sözcükleri başka başka okudular. “Jozeph”i “Josef, Cosef, Josep, Jozep, Cozep” ; “Pasteur”ü ise “Pasteur, Pastur, Pastür” olarak başka başka biçimlerde okudular. İşin garip tarafı, aynı öğrenci aynı sözcüğü bir cümlede başka, diğer cümlede başka türlü okudu. Yaptığım sayımda, beş öğrenciden yalnızca birisi, bir tek cümlede sözcüğü doğru okuyabildi. Akıcı okuma yapabilen öğrenciler bile bu sözcüklerin geçtiği her yerde duraksadılar. Oysa, sözcükler okunduğu gibi yazılsaydı, herhangi bir duraksama ve takılma olmayacaktı. [color=CC0000]4.[/color] Bir önceki maddede geçen sorunu çözmek için yabancı özel adların özgün biçimiyle yazılması, okunuşlarının ayraç içinde belirtilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu sav kimi yazım kılavuzlarında, yabancı özel adların genel yazımı için de ileri sürülmektedir. Bu uygulama da sorunu kökünden çözmeye yetmemektedir. Daha önceki yıllarda okuttuğum bir Türkçe kitabında yalnızca parçanın başında değil, yabancı sözcüğün geçtiği her yerde ayraç içinde sözcüğün okunuşu bulunmaktaydı. Buna rağmen sözcükler yine yanlış ve birbirinden çok farklı biçimlerde okundu. Çünkü, öğrenciler, parçayı okurken ayraç içindekine değil, sözcüğün kendisine odaklanıyorlar. Ayraç içindekileri bir anlamda yok sayıyorlar. Bu yüzden, yabancı sözcükleri yazılışına göre okumaya çalışıyorlar. Bu alışkanlık da okuyuşların duraksamasına yol açıyor. Sözcüğe odaklanma, ayraç içindekini görmeme eğilimi yalnızca öğrencilerde ortaya çıkmıyor. Zaman zaman biz de aynı koşullanmışlık içinde bulunup yabancı özel adları söylenişine göre değil, yazılışına göre okuyoruz. İşte bu tür koşullanmalar okumayı yavaşlatmakta, okumanın akıcılığını bozmaktadır. [color=CC0000]5.[/color] Sıkça kullanıldığı için yazılışını ezberlediğimiz yabancı özel adları yazarken sorun yok. Peki, çok az duyduğumuz ya da yazımı zor olan sözcüklerde ne yapacağız? “Chateaubriand, Bordeaux, Rousseau…hatta Shakespeare.” Bunların yazılışını ezberlemek bir dert, akılda tutmak bir dert, yazmak ayrı bir dert. Fakültedeyken ders konuları içinde olmasına rağmen şu “Shakespeare” sözcüğünü yazmak için epey uğraşırdım. Baktım ki aklımda kalmıyor, sınavlardan önce sıranın üstüne yazarak çözüm(!) bulmuştum. Bunun gibi yazımı zor olan, bu yüzden de akılda kalması çok zor olan yabancı özel adları özgün biçimleriyle yazmaya çalışmak tam bir işkenceye dönüşmektedir. Bu durum, yabancı özel adların özgün yazılışlarını kullanmayı savunanların kolay kolay çözüm bulamayacağı bir sorundur. [color=0000FF]ARA DEĞERLENDİRME:[/color] Özgün yazımlar, dilimizin yabancı sözcüklerce işgale uğramasında önemli bir etkendir. Bunun yanında okumada duraksamalara yol açmaktadır. Ayrıca, her sözcüğün yazımının tek tek ezberlenmesi gerekmektedir. Her yabancı sözcüğün yazımını ezberlemenin ve akılda tutmanın olanaksız olduğu yadsınamaz. Yazım kılavuzlarında her yabancı özel adın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili bilgi olmadığına göre özgün biçimde ısrarcı olmamız bizi zor durumda bırakmaktadır. Bir yabancı özel adı yazmak istediğimizde herhangi bir kaynağa ulaşamazsak sözcüğü nasıl yazacağız? Aklımızda kaldığı gibi yazmaya çalışsak birbirinden farklı ve yanlış yazımlar ortaya çıkacaktır. Bu da dilimizde mutlaka bulunması yazım-noktalama birliğini olumsuz yönde etkileyecektir. [b][color=009900]SONUÇ:[/color][/b] Görüldüğü üzere sorunun çözümü hiç kolay değil. Bir görüşü ele alıp biraz kafa yorduğumuzda içinden çıkılması olanaksız başka başka sorunlarla karşılaşıyoruz. Bir tek sorun dallanıp budaklanıyor ve ardından birçok yeni sorun ortaya çıkıyor. Hangi açıdan bakarsak bakalım doğruları ve yanlışları yan yana görüyoruz. Bu da çelişki ve ikilem doğuruyor. Bir görüş için “Bu, kesin doğrudur ve uygulanabilirliği vardır.” diyemiyoruz. Bu sorunun çözümünü aramak ve bulmak, sanki kötünün iyisini seçme girişimi olacak. [b]Ozan AYDIN[/b]

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yağmur [Şiirler]

Y A Ğ M U R sensizlik yağdı gecenin sessizliğine yatağımın boş tarafına sığındım sensizlik yağdı soğuyan geceye kor olan özlemin ateşiyle ısındım sensizlik yağdı ve taştı özlemlerim rüzgârda dalgalanan saçların kar beyazı ellerin sarılmayı öğreten kolların karanlık gözlerime güneş gibi doğan gözlerin güne eş... sensizlik yağdı gecenin sessizliğine sensizlik, sessizlikle eş anlamlı oldu bu gece [i]Ozan Aydın[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yak / Yan / Yal ile başlayan kimi sözcükler [Etimoloji Notları]

[b]YAK-(MAK) / YAN-(MAK) / YAKIN / YAKLAŞ-(MAK) / YANAŞ-(MAK)[/b] ve [b]YARUK (Işık)[/b] “Yakmak” sözcüğünün Türk Dili’nin tarihsel süreci içindeki anlamları çeşitlilik göstermektedir. Konuyla ilgili olarak İsmet Zeki Eyuboğlu’nun \"[i]Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü[/i]\" (Sosyal Y., 2004) adlı eserinde şu bilgiler vardır: [i][b]Yakmak:[/b] dokunma, yakın olma, değme, el sürme, bağlanmak, bitişmek, ilgilenmek, eğilim duymak, sevmek, gönül vermek, düzenlemek anlamlarını içeren kökten türeyen sözcük “yaklaşmak, yakın gelmek, değercesine yanına varmak, dokunmak” anlamlarını taşır. Bir nesnenin ocakta yanması ile “yakın olmak, bir nesneye dokunmak, değmek” arasında kök birliği ve anlam özdeşliği vardır. (…) “Yakurmak” (yaklaştırmak) eyleminde “yak” ile “yakılmak” (ocağa atılmak) elemindeki “yak” özdeştir. (a.g.e, 719. sayfa)[/i] Sözü edilen kök ve anlam birliğini daha iyi kavrayabilmek için aynı kaynaktaki “Yak” maddesine bakalım. [i][b]Yak:[/b] dokunma, değme, bitişme, yaklaşma, yakınlık, sürtünme, bulaşma, yanma, tutuşma, yön, eğilim, ilişki, bağlantı. Bu kökten türeyen sözcüklerin tümünde dokunmak, yaklaşmak, yakıp tutuşturmak, yakına gelmek, yanıcılık anlamları saklıdır. Kaş., Uyg. (a.g.e, 717. sayfa) [b]Yakın:[/b] tr. yakmak (yanaşmak, yaklaşmak, dokunmak, el sürmek)tan yak-ı-n > yakın (yaklaşmış olan, el süren, dokunan, değen.)_ (a.g.e., 718. sayfa)[/i] Bu bilgilere göre “[b]yaklaşma / yakına gelme[/b]” ile “[b]yakmak[/b]” sözcüğü arasında bağlantı kurabiliyoruz. Buradan yola çıkarak [b]yak-(mak) , yan-(mak), yakın ve yaklaş-(mak)[/b] [hatta [b]yanaş-(mak)[/b]] sözcüklerinin ortak kökeni için çok eski bir eylem kökünden söz edilebilir. Bu da “[b]ya-[/b]“ eylem kökü olmalıdır. Bu eylem kökünün de -tıpkı “ög / öğ” sözcüğünde olduğu gibi- birçok anlamı aynı anda barındırması sonucunda yukarıda sıralanan sözcüklerin en eski kökü durumunda olması güçlü bir olasılıktır. (Gerçekte de bir şeyi yakmak ya da bir yerden ateş almak için o nesnenin yanına / yakınına geliriz. Kim bilir, sözcükler arasındaki kök birlikteliğinin oluşmasında belki de bunun etkisi vardır.) Benzerlikler bunlarla da sınırlı değildir. Eski Türkçede [i]“ışık, parlaklık, aydınlık”[/i] anlamlarına gelen “[b]yaruk[/b]” sözcüğünün de aynı “ya-“ eylem kökünden türemiş olması gerekir. Yanan / yakılan bir nesnenin ışık, parlaklık, aydınlık saçtığını düşünürsek aradaki kök birliği ve anlam bağı daha iyi anlaşılacaktır. Eski zamanlarda aydınlatmanın ateşle sağlandığını da gözden kaçırmamalıyız. Aynı sözlükteki “yanmak” maddesinde ise şu ilgi çekici bilgiler var: [i][b]Yanmak:[/b] es. tr. yalmak (alevlenmek, parlamak, yanmak)tan “yan-mak” (parlamak, ışık saçmak, tutuşmak). Anadolu ağızlarında “yalınamak / yalınmak” (yanmak), “yalın” (alev), “yalınlığ” (alevli), “yaltırmak” (parlamak), “yaltırık” (parlaklık)… Gerek Eski Türkçede gerek Anadolu’da “yal / yan” kökleriyle başlayan sözcüklerin “parlamak, yanmak, ışımak” gibi olayları dile getirdiği görülüyor. (…) Öte yandan halk dilinde n > l dönüşmesine örnek vardır: alnamak, annamak, anlamak. (…) Bu tür ses değişmelerinin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirme olanağı yok. Oysa “ışımak, parlamak, aydınlık” gibi olaylarla bağlantılı “yar” kökünden türeme “yaruk, yarukluk, yarumak (ışımak, parlamak), yarutmak (aydınlatmak) sözcükleri vardır. Böylece [b]yal / yan / yar[/b] kökleri arasında anlam özdeşliği doğuyor. (…) ( a.g.e, 727. ve 728. sayfalar)[/i] ( Ek bilgi- Cem Dilçin’in \"[i]Yeni Tarama Sözlüğü[/i]\"nden birkaç örnek: [b][i]yaldırağan[/i][/b] (çok parlayan), [b][i]yaldırak[/b][/i] (ak, parlak, ışıklı), [b][i]yaldıramak[/b][/i] (parlamak), [b][i]yaldırış[/b][/i] (parlayış, parıltı), [b][i]yaldır yaldır[/b][/i] (parıl parıl)… Bunların yanında kimi yörelerde “[b][i]yalaz[/b][/i]” sözcüğünün “ateş”; “yalazlamak” sözcüğünün ise “ateşe tutmak, ateşten geçirmek” anlamlarında kullanıldığını biliyoruz. ) Yine son derece ilgi çekici olan bir konu da “[b]yanmak[/b]” sözcüğünün diğer anlamlarıyla ilgilidir. [i]“Işık yandı.”[/i] derken ortaya çıkan anlam, “[b]yaruk[/b]” ile “[b]yanmak[/b]” sözcüklerinin en eski dönemlerdeki kök birlikteliğini ortaya koyuyor. Yine, en başta “yakmak” sözcüğünün tarihsel süreç içindeki değişik anlamları içinde [i]“eğilim duymak, sevmek, gönül vermek”[/i] anlamları bulunmaktadır. “Yanmak” sözcüğünün mecaz anlamları içinde de [i]“çok sevmek, aşık olmak”[/i] anlamlarının bulunması; aynı anlamdaki [i]“abayı yakmak”[/i] deyimi; daha çok halk arasında [i]“Ben ona yangınım.”[/i] biçiminde aşık olmayı bildiren sözlerin bulunması ise “çok sevmek” ile “yanmak / yakmak” sözcükleri arasındaki ilginç anlam yakınlıkları olarak karşımızda duruyor. Tüm bu sözcüklerin yansıttığı anlamlar “yakmak” sözcüğünün tarihsel süreçteki anlamlarına tek tek gönderme yapmaktadır. Tüm bu verileri önümüze koyup düşündüğümüzde, konunun başlığında sıraladığımız sözcükler arasındaki kök ve anlam ilişkisinin temelleri daha iyi anlaşılıyor. Belki de başka başka sözcükler de bu “[b]ya-[/b]“ eylem köküyle ilişkilidir.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yalnız [Şiirler]

YALNIZ içimdeki kara yel savurdu beni, yalnızlığın kol gezdiği sisli limanlara savruldum ve her seferinde ağladım yalnızlığımla başbaşa pusulasını yitirmiş yüreğimi kime açayım yelkenleri kırık ruhumu kiminle onarayım kara yel vardı hep, içimde bir yerlerde savrulmaktı, \"yaşamak\" dediğim... yalnızlığın kol gezdiği sisli limanlara savruldum ve ağladım yalnızlığımla başbaşa biliyordum, sen ulaşılmaz bir uzaklıktaydın; bense, çok uzak bir yalnızlıkta… [i]Ozan Aydın[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yalnızca [Deneme]

Soğuk ellerimizle tuttuğumuz sıcak çay bardaklarında kaldı parmak izlerimiz. Yalnız yaşanan bir günbatımının birkaç dakikalık mutluluğuna terk ettik, sonuna kadar tutkunu olacağımıza ant içtiğimiz hayallerimizi. Her şeyden yorulduk şu hayat yolunda; ama “geçmiş”i bugünde aramaktan yorulmadık. Bugünü eskitmekten de... Zaman ateşten bir rüzgâr gibi geçip giderken, biz kurumuş bir yaprak tuttuk o rüzgâra, tekrar görüşebilmek adına. Yalnızlık... Yalnızca... Yalın...

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yalnızlık [Şiirler]

Y a l n ı z l ı k Yalnızlığı yazmayı denedim; yalnız bıraktı beni sözcükler… Yalnızlığı çizmeyi denedim; aniden soldu renkler… Yalnızlığı konuşmayı denedim; susturdu beni sözler… Yalnızlığı göstermek istedim; görmedi beni gözler… Yalnızlığı yaşamak istedim; istemedi beni kimseler… Anladım. Yalnızlık yalnız yaşanırmış; meğer yalnız yalnızlık yaşanırmış. Yalın. [i]Ozan Aydın[/i]

4 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yamazan [Fıkra (Mizahi)]

Adamın biri yolda bir çocuk görür ve sorar: Söyle bakalım senin adın ne? Sorunun cevabını almadan \"Dur! İsminin baş harfini söyle ben tahmin edeyim\" der. Çocuk: İsmimin baş harfi Y, der. Adam çocuk bir erkek olduğu için Y ile başlayan tüm erkek isimlerini sayar. Çocuk her seferinde hayır der. Adam bu kez Y ile başlayan kız isimlerini sayar. Çocuk yine hayır der. Adam artık sinirlenmiştir ve söyle bakalım adın ne? Çocuk: \"Yamazan\"

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yankı (1) [Şiirler]

YANKI (1) İçime haykırıyorum hep, dışımdakileri. Bir yankı duvarına çarpmış gibi her söz, Dışımdakilere karışıyor. Tam da ortasındayım her şeyin / her anlamın… Öncesiz ve sonrasız bir “orta\"lık bu sanki… Düğümlenmişim yaşamın yankısına. Yankı…yankı…yankının geldiği yer, Gerçekte, nerede saklı? [i]Ozan Aydın[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yankı (2) [Şiirler]

YANKI (2) Sonsuz yankılar içinde yaşıyoruz yaşamımızı. İnsanlara bağırıyoruz; umutsuzluğa, yalnızlığa da… Tekdüzeliğe, mekanikleşmeye de… Bazen bir bakış, bir ima, bir düşünce, bir kinaye, hayal, istek… Geri dönen yankılarla uğraşmayı yaşam mücadelesi sanıyoruz çoğu zaman. Dört yanımız yankılarla dolu, bize çarpan, bizim çarptırdığımız… Giden yankı aynı olarak mı dönüyor bize? / Bize çarpan yankı, aynı olarak mı dönüyor sahibine? Sonuçta; Sonsuz yankılar içinde yaşıyoruz yaşamı yaşamı yaşıyoruz içinde yankılar sonsuz [i]Ozan Aydın[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yansımak / Yankı / Yanıt [Etimoloji Notları]

[b]YANSI-(mak) / YANKI / YANIT[/b] “Yankı” , “yansı-(mak)” ve “yanıt” sözcükleri de gerçekte aynı kökten gelir. Eski Türkçedeki [b]“yan-“[/b] eylemi [i]“dönmek”[/i] anlamındadır. “Yankı”, sesin bir engele çarpıp geri dönmesidir. “Yansı-(mak)”, ışığın bir nesneye çarpıp geri dönmesidir. “Yanıt” ( < yanut) ise sorulan soruya karşılık vermektir. İstenilen şey soru soran kişiye yanıt olarak [i]döner.[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yap-boz tahtası [Deneme]

Yaşam, büyük bir yap-boz tahtası. Biz, yap-boz tahtasının küçük parçaları... Uyduruyoruz kendimizi bize ayrılan yerlere. Uymayan taraflarımızı törpülüyoruz, bilerek; bilmeyerek. Törpülediklerimiz, hayallerimizdir aslında; bozup yeniden yaptıklarımız: boz-yap

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yapmadım [Fıkra (Mizahi)]

YAPMADIM Ali,annesi hasta olduğu için derste dalgın bir şekilde etrafa bakınıp duruyormuş.Derste öğretmen Çin Seddi\'nin yapılışını anlatıyormuş.Öğretmen,dersi dinlemediğini görünce Ali\'ye Çin Seddi\'ni kim yaptı diye sormuş.Tabi Ali dinlemediği için soruyu anlamamış.Hocanın kendisini azarladığını düşünmüş ve hocaya valla ben yapmadım demiş.Hoca bunu almış müdürün odasına götürmüş.Müdüre: -Hocam ben buna Çin Seddi\'ni kim yaptı diye soruyorum,o da valla ben yapmadım diyor. Müdür de bunları dinlememiş ve: -Bunlar yaparlar yaparlar sonra da ben yapmadım derler,demiş.

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yazılı soru metni [Deneme]

........................... Sinekler dökülen bala üşüşmüşler. Yedikçe yiyor, doymak bilmiyorlarmış. Sonunda ister istemez baldan ayrılma zamanı gelmiş. Gel gelelim bu kez de ayakları bala yapışıp kaldığı için bir türlü kendilerini kurtaramamışlar. Artık öleceklerini anlayınca: - Ah, biz ne yaptık! Bir damla bal için canımıza kıymışız da haberimiz yok, demişler. İşte bu tür işler tatlı başlar, acı biter. Başlangıçta ne kadar çekici olursa olsun, sonunu hesaplamadan keyif verici işler girişmeyelim. AİSOPOS (Ezop Masalları) SORULAR 1.Sinekler ne yapıyorlar ve içine düştükleri durumu ne zaman anlıyorlar? 2.Masaldaki sinekler toplumumuzdaki hangi insanları temsil ediyor? 3.Masalın ana fikri nedir? Yazınız. 4.Sizce bu masalın başlığı ne olmalıdır?

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yazılı sorusu [Soruluk Metinler]

....................... Sinekler dökülen bala üşüşmüşler. Yedikçe yiyor, doymak bilmiyorlarmış. Sonunda ister istemez baldan ayrılma zamanı gelmiş. Gel gelelim bu kez de ayakları bala yapışıp kaldığı için bir türlü kendilerini kurtaramamışlar. Artık öleceklerini anlayınca: - Ah, biz ne yaptık! Bir damla bal için canımıza kıymışız da haberimiz yok, demişler. İşte bu tür işler tatlı başlar, acı biter. Başlangıçta ne kadar çekici olursa olsun, sonunu hesaplamadan keyif verici işler girişmeyelim. AİSOPOS (Ezop Masalları) SORULAR 1.Sinekler ne yapıyorlar ve içine düştükleri durumu ne zaman anlıyorlar? 2.Masaldaki sinekler toplumumuzdaki hangi insanları temsil ediyor? 3.Masalın ana fikri nedir? Yazınız. 4.Sizce bu masalın başlığı ne olmalıdır?

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yeni Dünyam [Şiirler]

YENİ DÜNYAM ana rahminden düşen bir çocuk gibi ruhum dibi görünmeyenkaranlıkta yuvarlanır oldum her zerrem SEN diye inlemeseydi eğer kalırmıydım böyle gündüzü yok gecesi yok yokların içinde bir SEN varsın var edemediğim bir SEN yapabilseydim SENden başka başı göklere ulaşırdı gözü yüce dağlardan büyük her baktığı yerde BEN görecek denize akan coşkun ırmaklar gibi ruhu bana akacak yeni bir SEN yapabilseydim eğer adı: YENİ DÜNYAM olcak İSAGE(Aralık 2006)

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yeşil - Yaşamak [Etimoloji Notları]

[b]\"Yeşil\"[/b] Bugün “yeşil” olarak bildiğimiz sözcük [b]“yaş”[/b] kökünden gelir. Buradaki “yaş”, “canlılığını yitirmemiş, kurumamış, taze” anlamındaki yaş sözcüğüdür. [i]“Yaş kesen, baş keser.”[/i] atasözünde kullanılan anlamıyla düşünürsek “yaş / taze” olanın rengi yeşildir. “Yaş” sözcüğü “-ıl” eki alarak yaş + ıl > “yaşıl” ( > yeşil) olmuştur. ( Kimi kaynaklara göre, yaş + sıl > yaşsıl > yaşıl > yeşil). Sözcükteki kalın ünlüler zamanla ince ünlülere dönüşmüştür. [b]“Yaşamak”[/b] sözcüğü de aynı “yaş”tan gelir. Yaş + a > yaşa-(mak). “Yaşamak” canlılıktır, canlı olmaktır.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yılmaz erdoğan [Şairlerimiz]

Tiyatro, dizi ve film senaryosu, dans gösterisi, hikâye ve şiir yazarı olan Yılmaz Erdoğan, 1967 yılında “her şeyin bittiği yerde başlayan şehir” olarak tarif ettiği Hakkari\'de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara\'da tamamladı. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’ni kazandı fakat ağır basan tiyatro tutkusu eğitimini yarıda bırakmasına neden oldu. Tiyatroya 1987 yılında Ferhan Şensoy\'un \"Nöbetçi Tiyatrosu\"nda amatör yazar ve oyuncu olarak başladı. Ardından da Levent Kırca\'nın \"Olacak O Kadar\" adlı televizyon programında başyazar olarak görev yaptı. TRT\'de yayınlanan \"Umut Taksi\" adlı diziyi yazıp bu dizide oyuncu olarak rol alan Erdoğan, daha sonra Türkiye\'nin en büyük oyuncu kadrosuna sahip olan \"Gereği Düşünüldü\" isimli oyunu yazdı. Türk sanatseverler tarafından çok beğenilen oyun dört yıl kapalı gişe oynadı. Bu oyundan sonra tiyatro çalışmalarına Yasemin Yalçın Tiyatrosu\'nda başlayan sanatçı, \"Haşlama Taşlama\" ve yine bu tiyatroda 5 yıl sahnelenen \"Kadınlık Bizde Kalsın\" adlı oyunları yazdı. Yılmaz Erdoğan tiyatro yaşamına bundan sonra ortağı Necati Akpınar ile birlikte kurduğu Beşiktaş Kültür Merkezi\'nde devam etti. Burada yine başrollerini Demet Akbağ ile paylaştığı \"Bir Demet Tiyatro\" adlı diziyi yazdı. Dizide “Mükremin Abi” tiplemesiyle de izleyenlerin beğenisini topladı. Yine kendisinin yazdığı \"Otogargara\" adlı oyun “Gereği Düşünüldü” adlı oyun gibi tiyatro severlerin yoğun ilgisiyle dört yıl kapalı gişe oynadı. Bu arada sanatçının kendisinin yazıp oynadığı tek kişilik \"Cebimdeki Kelimeler\" adlı oyunu Beşiktaş Kültür Merkezi\'nde sahnelendi. Oyun yazarlığının yanı sıra şair yönüyle de bilinen Erdoğan, \"Kayıp Kentin Yakışıklısı” adlı ilk şiir kasetini müzikseverlerin beğenisine sundu. Bu albüm; Yılmaz Erdoğan\'ın yazdığı 17 şiirden ve bu şiirlere eşlik eden Metin Kalender, Nizamettin Ariç ve Ali Aykaç\'ın bestelediği ezgilerden oluşuyor. Şair\'in albümdeki şiirleri aşkı, sevdayı, korkuyu ve çocukluğunu geride bırakışını anlatıyor. Ayrıca sanatçının albümündeki şiirlere Türk Sanat Müziği\'nden örnekler, türküler, etnik müzikler gibi geniş bir müzik yelpazesi eşlik ediyor ve albümde sanatçının kendi sesinden kısa bir türkü de bulunuyor. Başarılı sanatçı, albüm çalışmasının ardından, 2001 yılına gelindiğinde; o güne dek en çok izlenme başarısı göstermiş olan Vizontele isimli sinema filmine yönetmen, senarist ve oyuncu olarak imzasını attı. 1970’lerin başlarında Van-Gevas’ta geçen filmin ana konusu bu yöreye vizontelenin (televizyonun) ilk defa gelişi üzerine kurulmuş. Reklam filmlerinde de oynayan sanatçı, Broadway’da sahnelenmek üzere hazırlanan “Sultans of the Dance” isimli gösteriye de senarist ve süpervizör olarak imzasını attı. TİYATRO OYUNLARI: Kanuni Sultan Süleyman ve Rambo, Kadınlık Bizde Kalsın, Otogargara, Cebimde Kelimeler, Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü, Bana Bir Şeyhler Oluyor. KİTAPLARI: Hüzünbaz Sevişmeler, Kadınlık Bizde Kalsın, Kayıp Şehrin Yakışıklısı, Haybeden Gerçek Üstü Konuşmalar, Anladım TELEVİZYON DİZİLERİ: Bir Demet Tiyatro SİNEMA FİLMLERİ: Vizontele

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yine Kış [Şiirler]

yine kış sararmış umutlar dökülüyor ağaçlardan son kez birlikte yürünen dar sokaklara rüzgar savuruyor dökülen umutları yalnız yürürken ezberlenen kaldırım taşlarına yağmur değil bu yağan, onlar gözyaşlarımız göğün rengi çalınmış, yüzümünki gibi yüreğimize işleyen soğuk, sensiz kalan ellerim gibi ellerim üşütüyor herkesi belki kar yağar ısınırım biraz bilirsin kar sımsıcaktır aslında unuttun mu, sana açıldığım gün kar yağıyordu dışarıda yine kış bu kez sensiz yine kış çaresiz Ozan Aydın

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yoksun [Şiirler]

YOKSUN Ansızın karanlık çöker şehre Sokaklar sensizliğimi haykırır Islak kaldırımlara yığılır kalır yüreğim Sonra havalanır çığlık çığlığa kuşlar Bir tek hayalin kalır donuk gözlerimde Bedenimde vurgun Anılarım suskun Yağmur yağar ateşli alnıma Kısık çığlığını duyarım çınarların Bir rüzgâr seni fısıldar yüreğime Üzerime savrulur sararmış yapraklar Tek damla gözyaşımda kopar fırtınalar Hayallerim süzgün Düşüncelerim göçkün Labirent olur en bildik yerler Her köşe başı titretir yılgın ruhumu Tek sığınağım olur tahta bir kanepe Sorular dizilir zihnimin pamuk ipliğine Düğümlenir boğazımda kor ateşten sözlerim Şehir uyur, bir ben kalırım uyanık Gözlerim yorgun Ruhum suskun Ve Sen yoksun Ben , yoksun [i]Ozan Aydın[/i]

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder YOKSUN ( Bulup da yitirilene eğil hiç karşılaşılmayana...) [Şiirler]

Beklerken senden gelecek tüm muştuları, Ben masum ,sen yoksun. Beklerken kurulacağı günü aşk pazarının, Ve satılacağı günü aşkların... Surete meyl edenlerin , Alıp gideceği kendine uygun canı Beklerken aşkını canına karşılık satın alan yari, Sen koca bir azaptın Bense bir garip meczup. Beklerken katran karası gecenin sabahını ve üşüten kışların baharını. Ey adını bilmediğim diyarlarda Bir tek halini bildiğim Ey düşümde çehresini değil yüreğinin gördüğüm! Ben yorgunum beklemekten Sen yoksun... Gamze KARABULUT

3 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder YOL [Öykü]

Bu defa farklıydı yol,daha canlı,daha sahici.Motosikletin sesi yola ,yol hayallerine karışıyordu.Yol çizgisi;sağ tarafı başka bir alem,solu bambaşka.O çizginin sağına geçmemeliydi,tıpkı hayat gibi,yoldan çıkmamalıydı asla.Zira yoldan çıkanın iflah olduğu görülmüş şey değildi.rüzgarı hissetti derinden,dikiz aynasına baktığında saçlarının uçuştuğunu fark etti.Sinekler çarpıyordu yüzüne,o ise kulaklık kulağında müzik dinliyordu en yabancısından.Motosikletin hız göstergesi arttıkça müziğin sesiyle motorun sesi karışıyordu birbirine… Yanlarından bir otobüs geçiyordu ve içindeki yolcular tuhaf tuhaf bakıyorlardı,bu deliler de kim dercesine.Havanın bozuk olması da bunda etkili olabilirdi.Oysa genç kız onların yerinde olmak istemiyordu hiç,zaten yıllarca binmişti otobüslere,nice yollar aşmıştı .Bu yolculuklarda nice insanlarla tanışmak zorunda kalmıştı,acaba kaçının simasını hatırında kalmıştı? Otobüsdeyken kurduğu hayallerle şimdiler arasında ne büyük farklar vardı.Sonra menzile varır hayalleri biterdi çünkü sabahın ilk ışıklarıyla varırdı deniz ülkesine.Havanın rengine göre denizin rengi de değişirdi o memlekette ve hava hep isli puslu olurdu.Alışsa o yere onda oraya ait olamama hissi hasıl olurdu her daim.Yol kenarında inip kimseciklerin olmadığı saatlerde, o cılız vücuduyla taşıdığı valizler vardı bir de ve gönlünde fazlaca hüzün.Yurdun soğuk binaları,kesif kokulu daraşmalık odaları ve tanıma çabası göstermeyeceği bir sürü çehre… Hafif bir sarsıntıyla kendine geldi birden.Sonra daha sıkı sarıldı abisine, yani her zaman hayatında var olacağına ve her daim sevebileceğine inandığı biricik insana.Halbuki çocukken varlığından hiç de hoşnut değildi,demek kıymet bilmek için büyümek gerekiyordu. Kulağındaki yabancı müzik gibi hayatı da ona ne kadar yabancıydı.Hangi hayat gerçekti ki?Dünya hayatı bir eğlenceden ibaret değil miydi? Bu yabancılığın sebebi bu dünyaya ait olmamamızdan istesek de olamamamızdan olsa gerekti.Sahici şeylerin başka bir alemde olduğunu bile bile yaşamaktandı .Yine de yaşıyoruz çok şükür diyorduk,”yorgunluğumuzun yaşamak gibi bir anlamı var”dı. Yağmur çiseliyordu inceden,yaz günü bu yağmur da neyin nesiydi? Kirpiklerine düşen yağmur damlaları, kaybettiklerinin ardından döktüğü gözyaşları gibiydi.Gözünün önündeki bir damla babası oluverdi.Olanca gerçekliğiyle dikilivermişti karşısına,geç vakit eve gelmiş,ayakkabıları kapının önünde kalmıştı.Bir hayal gibi,yitikti ve uzakta kalmıştı…Dürüst,merhametli ve adaletli,onu anlatacak çok kelime vardı da bundan başkasına gerek yoktu.Ölüm ne garip şeydi ve sebep olduğu acının kaderi yaşanmaktı;elbet bir gün kavuşacaklardı,belki bilinmedik zamanlarda ve o vakit bedenlerinin ağır yükünden de kurtulmuş olacaklardı. Bu hayattaki yegane gerçeklik ölümdü ve bunun verdiği acı neyle kıyaslanabilirdi? Belki bir parça aşk acısıyla,ikisi de son bulunca hiç yaşanmamış gibiydi.Birinde var olanın yok olduğunu,diğerinde ise var olmasına rağmen yok olduğunu kabullenmek gerekti.Her şeyin bir sıfatı vardı dünyada lakin ölümün bir sıfata ihtiyacı yoktu,olsaydı da ona en çok yakışan “hayırlı ölüm” olurdu.Herkes kusursuz aşkı arayadursun kimsecikler kusursuz ölümü aramıyordu zira ölüm gibi salt gerçekliğe kusursuzluk vasfı yakışmazdı. Peki ya kusursuz aşkı bulan var mıydı? Bulamadıkları aşikar…insanlar her şeyin sahicisinin başka alemde olduğunu söylediler de aşkın burada olduğunu mu sandılar yoksa? En büyük ve sonsuz aşkın O’na olan aşk olduğunu bilmek için böyle yaratıldığını neden anlamadılar? Bir köpek sesiyle irkildi,şu mahluklar içinde en sevmediğiydi.Yol bozuk ,zemin kaygan olduğundan motosiklet yavaş gidiyordu;köpek ise son derece yılışık ve durumdan istifade edercesine onları kovalıyordu.Yol düzene girdiği vakit göle yaklaştılar,bu gölün yeşil başlı ördekleri eksikti.Sanki gezmek değil de fotoğraf çekmek için gelmiş bayağı insanlar topluluğuna ilişti gözleri,fotoğraf makinesini icat eden ne büyük sevap kazanmıştı kim bilir? Bir tarafta gölü gezen sosyetik ve samimiyetsiz insanlara inat diğer yanda ineklerini otlatan kendi hallerinde mutlu köylüler görülmeye değerdi.Evet, mutluluk makam mevki de değil gönüldeki huzurda saklıydı ,çok kıymetli bir nimetti yani. Gölün üstünde duran kalp şeklindeki büyükçe yapraklar belki de nilüferdi,köklerinin suyun içinde olduğu dikkatli nazarlarla anlaşılabilirdi ancak.Mutluluğun resmini yapmaya kalksa bu yaprakları arka fona eklenebilirdi.Biraz dinlenmek için oturduğu bir vakit manzara karşısında tefekküre daldı.Yüce Yaratıcı ne muhteşem şeyler yaratmıştı ve onlar ne kadar güzel bir memlekette dünyaya gelmişlerdi.Büyük bir sanatkarın ince nakışlarla yapraklarını işlediği bir kelebek yanındaki dikenin üstüne kondu ve ona hayranlıkla bakarken aynı zamanda içi burkuldu.Böyle güzel bir varlığa neden bu kadar az bir ömür biçilmişti,o bu durumdan şikayetçi miydi ve acaba merkep çok yaşadığından memnun muydu? Gülümsedi,yine gereksiz bir sürü soru takıldı aklına. Yola devam ettiler…Akşama varacaklardı varmasına ama aslında yolun bitip bitmemesi o kadar da mühim değildi.Zira,hayat boyu hep bir yerlere gitmek ve oralardan dönmek gerekecekti;yol boyunca da durduğu duraklardaki insanlarla bir iki kelam edecek, sonra ruhuna yakın buldukları bazı zamanlar anımsayacaktı.Geriye ise “hoş bir seda” kalacaktı…

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yolculuk [Şiirler]

Y O L C U L U K Masmavi hayallere yelken açtık seninle Arkamızda bıraktıklarımıza bakmaksızın Yol aldık, sevgimiz rotamız oldu Düşlerimiz açık deniz gibi derin… Doğan her yeni gün ile yeniden doğduk Umudun şiirini besteledi yağmurlar Ve hayallerimizin büyüklüğü kadar Büyüktü çocuksu yüreklerimiz Yüreğimiz gibi, yüreğimize eş yaşadık Kimse bilmeden Kimse görmeden

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Yorgunlar Çağı [Şiirler]

Yorgunlar Çağı Yağmur yorgun yağıyor şehre Yorgun ruhlar dolaşıyor sokaklarda Sessiz ve kederli Yağmur yorgun yağıyor şehre Yerlerde ayna misali su birikintileri Yorgun yaşamın resmini dalgalandıran Düşlerdeki gibi alacakaranlık Evlerin pencerelerini saran yalnızlık Yaşam, siyah-beyaz bir filmin Yavaşlatılmış silik bir görüntüsü Koyu maviye çalan bir uykunun Derin sessizliğinde dolaşan Yorgun ruhların silik yaşamlarında Mavi-siyah gökyüzünden yağıyor ruhların gözyaşları Yorgun Yaşamın gerçek rengi Düşlerin alacakaranlık rengi gibi Yaşamın gerçek sesi Sessizliğin içli, duyulmayan bestesi Solgun şehrin yorgun ruhları Ağlıyor ve yağmur yağıyor [i]Ozan Aydın[/i]

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder YUNUS [Öykü]

YUNUS Dudakların büzüşürdü,gözlerin hep ağlamaklı olurdu… Şikâyet ederdin hayatından; “Benim alınyazım niye elinki gibi değil?!”. Haklıydın!..Alınyazın gerçekten de elinki gibi değildi… Dünyanı tozpembe yağmurların efsûnî rüyalarıyla özene bezene süslerdin,düşlerinin doruğuna çılgın fırtınalar eşliğinde kar yağardı!.. Serinleme düşüncesiyle esmesini istediğin rüzgâr yaprak kımıldatmaz;yılların tortusunu omuzlarından silkip atmak isterdin;bulutlar güneşe geçit vermezdi… Bülbül umardın;çıkan hep karga olurdu bahtına…Yaprağını incitmeden güle dokunmak için uzatırdın narin elini, dikenler haince yırtardı parmağını.Kanardın!...Eseflenmelerle yaşardın,ömrün kanlarını silmekle geçerdi… Yüzmeyi öğrenmek sende devasa bir arzu hâlini almıştı!..Vücudunun su ile ilk temasında dengeni kaybedip suya gömüldün,az daha çıkamayacak oldun!..Bu yüzden suya kan davası güttün, “Ne de olsa su ürünü!” diyerek balıklara düşman oldun,kin besledin;onları yemez oldun!..Boğulayazmanın intikamını balıkları yemeyerek alırdın aklınca!.. Az biraz sevinme anların olurdu,ters giden bir şeylerin etkisiyle kalınca dudaklarında iz bırakan ince gülümsemeler eksi derecelere inerdi.Bakışlarındaki sevgi tomurcuklarını don vurur,sel götürürdü. Elini –şöyle okşama düşüncesiyle – bir şeylere uzatacak olsan kırılıp tuz buz olurdu…İçinde kopan kasırga,gözlerinin kahve bebeğine hücum ederdi. -Diğer adına sırtından vurulmak denen- ummadığın taş baş yarar,kol kanat kırardı…Uçmak dilerdin,kolun kanadın delik deşik edilirdi.Oysa nice rüyaların engin semâsında uçmak isterdin!.. “Sevgi”nin gökyüzünde dileğince uçmak isteyen sen,daha ilk kanat çırpmada pusuya yatmış avcılar tarafından çarprazlama ateşlemelerle kanadının en hayatî yerinden vurulur giderdin…Gözlerin puslanır,ha bire titreşirdi. “İnsan kendi mutluluğunu kendisi çizmeli!” diye düşünürdün…Evet!Mutlu olmaya layık bir karakterin de sahibiydin;ağzından bal damlardı!..Fakat gel gör ki sana bu mutluluğu çok görenleri unuturdun!..Kalınca dudaklarından dökülen her kelâmın baldan bir farkı kalmazken,zehir olarak algılayanları hep es geçerdin!.. Sevinç yolunda meş’ale yakmak isteyen sen,an olur bir yığın dinamiti ateşlerdin;bu ateşleme senin sonunu hazırlardı…Parçalanırdın!..Görme organının yuvarlağındaki damlalar dışarıya varmak için salınıp dururdu. Rüyalarla,tılsımlı hülyalarla yaşatırdın ütopyanı:Sevgilinin,eşin olmuş hâlini düşlerdin… Çocuklarınız olurdu:Bir kız,bir erkek…Minik,sıcacık bir yuva…Yuva değil;adeta saray yavrusu!.. Özlemini çektiğin hayat orada bulunurdu…Ancak bir de gerçekler vardı..Daldığın romantizm gemisinin güvertesinden karaya şöyle bir bakış atınca,hayallerinin ne denli saçma olduğunu kavrardın!..Gerçeklerin ile hülyaların ters yönlerde koşu tuttururdu ve hiç uyuşmazdı:Hülyandaki sevgili seninle eş olurken, gerçekteki sevgili seni asla tanımazdı!..Sadece sen severdin,eller kapıp giderdi… “Gidenin ardına düşmeyeceksin!” diyen sen,gidenin ardından öksüz çocuk gibi sağa doğru boyun büker,feryat basardın… Yakarışların arş u alayı siyaha boyardı…Durduğun yere diz çöküp dizlerini yüreğine doğru çekerdin… Ela,şehlâ gözlerindeki tadı ekşimsi su alır başını giderdi. İnsanların anlayışsızlığından,vurdumduymazlığından dem vururdun…Haklıydın!..Gerçekten de çoğu insan pek de anlayış sahibi değildi…Gününü gün etme furyasında baş döndürücü bir hazla yaşarlardı… Nerde hareket,orda bereket düşüncesini tatbik etmek için her türlü eğlence mekânlarını kendilerine vatan edinirlerdi… Beyninden bakışlarına yansıyan efkâr bulutlarını kimse görmezdi,gören de görmezden gelirdi…Ne biri çıkar “kardeşim” der,ne de biri gelir “evladım” diye sarılırdı…Onlar ki, kendi zevkleri yüzünden hayatını darmadağın ederlerdi..Gölgelerin,ayağına sürekli çelme takardı…Bu gerçeği bile bile sıkıntını onlara anlatmaya çalışman ve onların da bakışlarına yuva kurmuş kahır yüklü feryatları duymazdan gelişi,hatta kulak tıkaması seni mahvederdi…Kirpik uçlarında salınan kristaller yüzünde iz bırakırdı…Hıçkırırdın!.. Arkadaş çevren daima küçük daireler çizerdi.Kendin gibi güvenecek arkadaşı zor bulurdun çünkü…Tanıdığın kişilerin çoğu ya menfaat düşkünü,ya da düşünce yoksulu kimseler olarak çıkardı karşına…Farklılığın burada kendini günyüzüne çıkarırdı.Herkes kadın peşinden çılgıncasına koşarken, sen kendini kitapların huzurötesi satırlarına adardın..Bu sebepten arkadaşının sayısı bir-ikiyi geçmezdi… Elâlem kumar,içki,kadın ve futbol dörtlüsünde can damarı arardı,sen bunlardan uzak kalmayı yeğlerdin…İyi yapıyordun da,hep yalnız kalıyordun,her şeyde her zaman tek başınaydın…Yalnızlık görkemli uçurumların boğucu öğesi…Senin için kötü sonuçlar doğururdu…Çoğu zaman sıkılıp bunalır, oflar puflardın…Herkes eğlence ırmağında saman çöpü gibi sürüklenirken;sen çeşmeler dolusu akar, yağmurlar dolusu çağlardın.Ağlardın… Bildiğin erkeklerin çoğu cinsellik arzusuyla kızların peşisıra gürleyerek koşardı,sen sanki iki damla hüzün için onların ardısıra sürünürdün.Hiçbirinin seni sevmediğini de bilirdin,yine de hayal ufuklarına sığdıramazdın zerafetlerini…Hayır!Aslında seninkine peşinden koşmak da denmezdi.Uzaktan uzağa bir görüp bin yetinmekle plâtonik diyarlardaydın sen…Ve çoğu karşı cinsin sevdandan haberi de olmazdı.Kendi kendine gelin güvey masalları uydurur,hayallerle dolu yaşardın…Sıkı,sımsıkı,en sıkı sevdaüstü bağlarla bağlanırdın! Ahh!..Bir de bu bağlar kopmayagörsün;gümbürtüye giderdin!..Hülyanda kaymak ile,bal ile beslediğin sevgililerinin gerçekte erkeklere yanağının azıcık ucundan uzatan vefasızlar olduğunu öğrenirdin…Yıkılır giderdin…Ağıt yakar,dizlerini döverdin…Yanağında iz bırakan elmas parçaları yere birer ikişer dökülürdü…İç çekerdin!.. İyi giyinmeyi,her türlü çıkarcılığına rağmen insanlara karşı yakışık görünmeyi çok severdin… Alnının o pürüzsüz yüzeyinde hüküm süren sivilcelerden öylesine nefret ederdin ki,daha çıkar çıkmaz iki parmak arasında kalan ömrüne hemen son verirdin,bu sefer izi kalırdı...Geçerdin ortadan ikiye ayrılmış, henüz parçaları dökülmemiş aynanın karşısına,dişlerinin yarısı kırık küçük cep tarağınla ve büyük bir titizlikle tarardın saçlarını…Şanssızlık ya!Saçların kıvırcık olduğundan hiçbir şekle girmezdi.Fırlatıp atardın tarağı yere…Ceketini giyerdin,kahretsin ki her iki kolun iki dirseği de yamalı olurdu… Lâcivert kravatını takardın,solup pörsümüş olduğunu görürdün…Millet kundura,spor ayakkabı giyerdi;seninse ayağının nasibine ayakkabının lastiklisi düşerdi…Kederinden ölürdün!..Hıçkırıkların kuş cıvıltılarını bastırırdı…Gözyaşlarının kudurmuş selinde kayalıkların bıçak keskinliğini andıran çıkıntılarına çarpardın,kurtulmak için ağlaya sızlaya çırpınıp dururdun… Bütün olumsuzluklar rüzgârının senden tarafa esmesine rağmen iyimser olmaya çalışırdın,kır çiçeklerince iyi niyet mevcuttu gönlünün Adıyaman sofralarında…Kimseyi değil kırmak,incitmek bile aklının köşesinden geçmezdi.Yüreğin sevgi yumağıydı,için YUNUS doluydu çünkü…Üstelik hayatını adadığın,yoluna yoldaş olduğun kitaplarda da “sevgi” vardı…Saflığından mı,yoksa içtenliğinden miydi –ki hâlâ bilmiyorum-,seni yanlış anlamalarına aldırmadan herkese can gibi,canan gibi yaklaşırdın…Ahh iki yüzlü,namert insanlar!..İyi gününde insanın yüzüne gülüp kötü gününde bir tekme de kendileri vuran insanlar!...Fırsatını buldular mı gümmm!..Yere yüzüstü kapaklanırdın…Umduğun ile bulduğun arasındaki farkı dalardın seyre;bu aşamadan sonra sana ancak seyir düşerdi… İyisi seni bulmaz,kötüsü senden geri kalmazdı…Lânetler yağdırırdın talihinin tersliğine…Soluk alıp vermelerin bile kinli olurdu… Dişlerin gıcırdar,yüreğin alev alev tutuşurdu…Sağ elini yumruk yapar,sağ dizini döverdin…Kabına sığmayan yaşlar taşmak için en büyük saldırıya kalkardı!.. Dünyanın bütün şanssızlıkları tek adres senmişsin gibi gelir seni bulurdu…Bir gün biraz gülerdin, hemen ertesinde aldığın kötü bir haber sevincine gölge düşürürdü…Eğlenmeye çalışırdın,ille de bir uğursuzluk olurdu…Oynak bir şarkı-türkü eşliğinde kollarını iki yana açıp çiftetelli oynamaya henüz başlardın ki,dönüşlerde sehpadaki bardağa ya elin çarpardı,hevesini boğazında tıkamak için ya da kaset sarardı.Gittiğin her düğünde kaza yaşanma ihtimali –nerden bakarsa- yüzde yüzü bulurdu… Düğünlerden de nefret ederdin…Ailenin her ferdi düğün evinde halay çekip misket oynarken,sen odandan dışarı adımını atmazdın…Fakat onların sevinçlerini hayal edip edip dururdun…Can sıkıntısının had safhasında iken başkalarının eğlenceye garkolması başını duvarlara vurmana yol açardı…İçli içli düşünür,garip garip boyun bükerdin…Yutkunurdun!.. …………………… Uzun bir aradan sonra tekrar gördüm seni…Ayağında lastik ayakkabınla gezerken caddede… Gördüğün her masum yüzlü çocuğun başını okşamandan anladım ki hâlâ Yunus’sun!..Fakat Yunus hayatına veryansın etmezdi ki!.. Haklısın!..Alınyazın pek de başkalarınınkine benzemiyor!.. Şikâyet ediyorsun hayatından: “Diğerleri,feleğin çemberinden dimdik ilerlerken,ben neden hep teğet geçiyorum ?..”. Dudakların büzüşüyor,gözlerin hep ağlamaklı oluyor.

Yorumlar ?

(1) 2 »

Ne Demiş Atalarımız?

Dosya Gönder


YARDIM (VİDEO)

Tiyatro-Skeç