Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla



Şifremi Unuttum

Hesap Oluştur!

Google Tanıtımları

.::. Herokulalazim.com Sitemiz Kuruluşudur .::.

Ana Sayfa > Dağarcık > L Dağarcık

Harf Dizini
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | Q | R | S | T | U | V | W | X | Y | Z | Diğer | Hepsi

L

Sözlükte: 2 Bu harfle başlayan girdiler.

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Lal [Berceste]

Yüreğimde soluksuz acı Gözlerimde her mevsim Hüzne bulanmış bir buğu Elde var yokluk, Kalan bir tek sen…. Dağ doruklarında yitik ince yürek sızım Terk edilmişliğine Ahı bile çok görülen, Lal olmaya zorlanmış, Gönül telini Baykuşların yurt edindiği, İçilesi pınarlarının Issız çöllere döndüğü…. Baharı gecikmiş Zemherilere mahkum Nedenlere niçinlere rehin bırakılmış… Ne çok cümlesi vardı oysa Söyletilseydi, Söyleyebilseydi keşke Gitmelerin bıçak gibi saplanan Zehir zemberek kederini Aldatılmışlığın gözyaşlarına Sesiz sedasız Yenik sığınışını Avaz, avaz susmalara teslim oluşunu düşlerinin ciğerinin tam ortasından vurulup katledilişini söyleyebilseydi keşke, yalnızlığın en koyusunda kayboluşunu... hasretin amansız pençesinde kan revan içinde haykırışını. yürek sızısının korlaşan sancısını depremi andıran gidişinin kanına dokunuşunu umudunu süpürüp savuruşunu… yüklenip sırtına içinde acıya dair ne varsa her şeye şahit o şehirden nasıl uzaklara koşar gibi kaçışını….. Terk edilmişliğine Ahı bile çok görülen, Lal olmaya zorlanmış, bi çare lal....

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder LÜTFÜ [Öykü]

ÖYKÜ LÜTFÜ (BU ÖYKÜYÜ BABAM ÖLDÜKTEN SONRA YAZDIM.RAHMETLİ SAĞKEN YAZMADIĞIMA PİŞMANIM.ONUN DA OKUMASINI ÇOK İSTERDİM. 1929 ‘ un soğuk ve sıkıntılı günlerinden biri daha başlamak üzereydi.Şubatın 5 ‘i günlerden Salı…Bugün Kaya için daha da zor geçecekti. doğum sancıları sıklaşmıştı. Kaya adına bakıp erkek, hele hele Kaya gibi falan sanmayın. ince, hassas bir kadın o…kadın mı, çocuk mu ?... Kaya adını Ebe Kaya\'dan almış. Anası Hatice’nin hiç çocuğu olmamış, ne deseler yapmış en sonunda da bir Kayaya ‘ gidip yalvarmış da Kaya olmuş. Ebe Kaya’ ya yalvarıp dua eden herkesin çocuğu olurmuş, ama bir şartla adını Kaya koyacaksın. Yoksa yaşamaz, ölürmüş. Kaya yaşamış, yaşamasına da hep adından dolayı sıkıntı çekmiş, askere bile çağrılmış. Hastanede orda, burada “Gaya Beey!” diye çağrılmış. Karşılarına dikilip öyle dururmuş. “Gaya Bey sen misin teyze? “ denilince: “Benim, çocuğum.” dermiş, siniri bile hoş Kaya… Çocuk Kaya ,on altısında var yok, nurtopu gibi oğlunu kucağına almış ve anası Hatice’ye vermiş. Hatice- Erkek çocuk özlemiyle hep yanıp tutuşan Hatice- torununu almış da türküler çağırmış. “Allah’ ın bir lütfudur bu, adı da Lütfü olacak.” demiş. Öyle de olmuş. Babası yok muymuş Lütfü’nün? Varmış tabii hem de yakışıklı, şarışın, maviş, postacı sarhoş Muharrem. Oğlu doğdu diye, o gün koyunlar kestirmiş, sofralar kurdurmuş,Adını ben koyayım diyememiş, içgüveyi Muharrem. Kaynanasından da ödü koparmış, içip içip karısını dövmeye kalkmış da kaynanasından temiz bir dayak yemiş diye görüp de söyleyenler varmış..Nasıl korkmasın, köyde herkesin çekindiği Hatice Anadan. Erkek gibi kadınmış. Biricik kızını babasız büyütmüş. Köyün yarı tarlası, bahçesi onun. Tek başına sürüp ekip biçip şehrin pazarına yayan gidip satarmış,kızını çok kollamış, işe koşmamış, nazlıymış Kaya, narinmiş. Ama, anasından ödü koparmış Kaya’nın. Hatice Ana\'nın anlayamadığı tek şey, biricik kızını o sarhoş Muharrem’ e nasıl verdiğiymiş. Hala söylenirmiş. “Yok yook bana okudular, üflediler yoksa verir miydim? Kapımdan kovdum, yine kovardım. Silah bile çekerdim. Ama anlayamadım, ağzım dilim bağlandı.” dermiş de başka bir şey demezmiş. Torununu kucağına bir almış, bir daha da bırakmamış.Her yere, tarlaya, bahçeye onunla gitmiş.Onu sırtında taşımış hep, ne derse yapar,”Ana sen buna çok yüz veriyon!” deyince kızı.”Sen garışma, o büyüyecek asker olacak,ben elden ayaktan düşünce beni sırtında taşıyacak.” dermiş.Lütfü’den sonra dörder yıl arayla üç çocuk daha doğurmuş Kaya.Onları da sevmiş, onlara da bakmış nineleri, ama ne Neriman, ne Hüseyin, ne de Nermin Lütfü’nün yerini tutamazmış. Lütfü ilk göz ağrısıymış ninesinin. Lütfü büyümüş okula gitmiş. Öğretmeni: “ Hatice Ana bu senin torunun pek akıllı, onu okutun.” demiş. Lütfü’yü Bursa’da yeni açılan Ziraat Meslek Okuluna yollamışlar. Bir gün Lütfü sabaha karşı kan ter içinde eve gelmiş. Anası, ninesi şaşırmış, okuldan kaçan Lütfü’yü soru yağmuruna tutmuşlar.Lütfü, okulda patlama olduğunu, savaş çıktı diye köye kadar koşa koşa geldiğini söylemiş,patlama olduğu doğruymuş, ancak savaştan değil, okulun trafosu patlamış meğer. Bunu öğrenince Lütfü’yü okuluna geri göndermek istemişler ama, ninesi kıyamamış. Yook demiş, benim oğlum artık o okula gitmeyecek.Lütfü’ye de gün doğmuş tabii. Lütfü eli kalem tutar, güvenilir, onu köy katibi olarak hükümet binasına koymuşlar. Lütfü okumaya meraklı, ne bulursa, ne bulabilirse okuyor … Bir gün bir gazete parçası buluyor. İyice düzeltip, her köşesini okuyor ve Ankara’daki Askeri Okula öğrenci alınacağını öğreniyor. Kararını veriyor. Burada sarhoş postacının oğlu kalmaya hiç niyeti yok.Önce ninesini sonra anasını ikna ediyor. Anasının yalvarmaları, ninesinin otoritesi babasını da kandırmaya yetiyor ama iş senet imzalamaya gelince babası nuh diyor, peygamber demiyor. Ninesi, zaten sıkıntılı günlerin başlamasıyla tarlaları bir bir satan, çapkınlıklarıyla da savuran postacıya son sözünü söylüyor. “Bu çocuk o okula gidecek ve asker olacak, o kadar.” Postacı Muharrem de son sözünü söylüyor: “ Eğer sınıfta kalırsan seni evlatlıktan reddederim, ona göre.” Lütfü, gözyaşlarıyla trene bindiriliyor,çantasına konan para, yiyecek, iki takım elbise ile uğurlanıyor. Trende zaman geçmek bilmiyor. Karşısına genç bir çift oturuyor,yeni evli ve Ankaralı oldukları belli olan bu çift Lütfü’ye tek başına nereye gittiğini, nerede kalacağını soruyor,Lütfü çekiniyor, ilk defa köyünden ayrılıp bu kadar uzak ve bilmediği bir yere gidiyor. Ankara’ya gece yarısı iniyorlar ve genç çift Lütfü’yü ısrarla evlerine götürüyor, temiz bir yatak hazırlıyor. Lütfü gözünü kırpmadan sabahı ediyor ve erkenden kalkıp usulca evden çıkıyor. Sora sora okulu buluyor. Okula adımını atar atmaz kendisini şaşkın bir kalabalığın ortasında buluyor.Sert komutlarla oradan oraya savruluyor ve okulun yatakhanesinde eline tutuşturulan giysilere ve iğne- ipliğe bakıyor.İsimlerini giysilerine işlemeleri emrediliyor.Lütfü o anda karar veriyor. El ayak çekilince kaçacak. Dolabın arkasına siniyor ve beklemeye başlıyor.”Sen orada ne yapıyorsun” sesi ile irkiliyor. Bu yatakhaneleri dolaşan nöbetçi subayın dikkati ile planları suya düşüyor. İlerde Ankaralı genç çifti şükranla ve o dikkatli nöbetçiyi gülerek anlatacaktır. Lütfü kısa sürede okulun dikkat çeken öğrencilerinden biri oluyor. Öğretmenleri onu o öğretmenlerini çok seviyor,nasıl sevmesin hiç dilinden düşürmediği bu öğretmenler Kemal Demiray, Beşir Göğüş gibi eğitim neferleri… Lütfü okulda halinden memnun ancak evden hiç de iyi haberler gelmiyor. Köyde satıla satıla pek bir şey kalmamış,babası içmeye devam ediyor. Şehirden zar zor başlarını sokacak bir ev almışlar ve oraya yerleşmişler. Elde yok, avuçta yok. Bolluğa alışmışlar. Komşularından ölüyü güldüren Gülseren hanım, Hatice Ana’ nın babasını Yemen’de kaybettiğini duyunca: “Gel Kaya gidelim araştıralım. Anana şehit aylığı bağlatalım.” diyor. Ölüyü güldüren Gülseren o güne kadar hangi işi yarım bırakmış. Bunu da hallediyor. Hatice Ana, bir gidiyor, iki gidiyor, maaşını almasına alıyor da o kadar saat kuyrukta bekleyip de pek az bir para verdiklerini görünce eski günlerindeki gibi delleniyor. “Rahmetli babamın canına rahmet daha ne giderim, ne de o parayı alırım, “diyor. Kaya iğne oyası yapıyor, küçük kızı Nermin ev terzisine gidiyor, Hüseyin tornacıya gidiyor ve geçinmeye çalışıyorlar.Bu arada Neriman’ı da everiyorlar. Derken Hatice Ana’ ya inme iniyor, yatıp kapılara bakıyor, “Lütfü’m gelse de onu asker kıyafetiyle bir kerecik daha görsem, ondan sonra ölsem de gam yemem.” diyor.Lütfü tatilde gelip ninesini görüyor, duasını alıyor. Oradan staj yapmaya Edirne’ ye gidiyor,bu ninesini son görüşü oluyor. Edirne’ye ninesinin ölüm haberi gidiyor. Kaya kocası öldükten sonra anasının burun kıvırdığı şehit maaşını alacak ve onu çıkartmak için uğraşan komşusu Gülseren’e dua edecektir.Ölüyü bile güldüren, elinden uçanla kaçanın kurtulabildiği Gülseren ise genç yaşında Azrail’e yenik düşüyor. Kaya babasından aldığı şehit maaşı zamlanınca biraz daha rahatlayacak ve gözleri görmeyinceye dek iğne oyaları yapacak, oyaları dillere destan olacaktır. Tabii asker oğlunun da artık bir maaşı var ve o da anasını unutmuyor. Artırabildiğini gönderiyor. Kaya okuyanlara hayran Hüseyin’i de okutmak için her şeye razı, ama ne ettiyse Hüseyin’e okulu sevdiremiyor, oysa çok zeki, hafızası etrafındakileri şaşırtacak kadar güçlü.Hüseyin’ in derdini anası bilmiyor ki. Bir gün kızı Neriman’a giderken köprüden geçiyor o anda gözü köprünün altında top oynayan Hüseyin’ e takılıyor. Donup kalıyor Kaya. Oğlu çantayı fırlatmış, gözü bir şey görmüyor. Kaya bu durur mu? Doğru okula gidiyor. Müdür, Hüseyin’in hep kavga çıkardığını, herkesi dövdüğünü, okula devamsızlık yaptığını sayıp döküyor. Kaya evde bekliyor, hazırlığını yapmış. Okul çıkış saatinde Hüseyin eve geliyor. Anası soruyor:”Okul nasıl geçti çocuğum? ”İyi geçti.” “Tahtaya kalktın mı çocuğum?” “Kalktım ana.” Kaya panter gibi oğlunun üzerine atlıyor. Sopası hazır, yer misin yemez misin.”Demek sen köprü altında top oynarken tahtaya kalktın ha. Al sana.” Hüseyin ondan sonra okulu asmıyor ama müdürün oğlunun kafasını yarınca okul hayatı da bitiyor Hüseyin’in.Ardından tornacıda çıraklık…Askerden dönünce Almanya yılları başlayacaktır. Oysa Kimse Hüseyin’e müdürün oğluna o taşı neden attığını, hatta daha önce Ahmet’ i, Mehmet’i, Osman\'ı… ne sebepten dövdüğünü sormuyor. O da söylemiyor, ağzını bile açmıyor. Keşke söyleseydi. Saçlarının sapsarısı olması onun suçu muydu? “Bana sarı karı diyorlar, beni kızdırıyorlar!” deseydi.Demedi. Hüseyin ne çektiyse dikkat çekecek kadar sarışın olmasından çekti. İlk sözlüsünü yolda bırakıp bohçayı anasıyla göndermesi de, arkadaşıyla fısıldaşan sözlüsünün ağzından çıkan “sarı” kelimesiydi.Sonra ilk nişanlısını da buna benzer sebepten bırakacaktı. Kıt kanaat geçinmeye çalışan Kaya bir yandan oya yapıyor, bir yandan komşuları iğneci Reyhane, Pembe Hanımla dedikodu ederken birden oğlu Lütfü’nün artık baş göz edilmesi gerektiği,yoksa yakışıklı oğlunun oralarda ne idüğü belli olmayan bir kız tarafından kandırılabileceği komşuları tarafından ima ediliyor, ya da o öyle anlıyor.Bu düşünceyle gözünü uyku tutmuyor. Komşularından yakışıklı asker oğlu Lütfü’ye şöyle Allah’tan korkan, kuldan utanan bir kız bulmalarını söylüyor.İğneci Reyhane’nin aklına o saat Mustafakemalpaşa’da oturan eski komşularından birinin kızı geliyor.Kaya aceleci, bir an evvel gidip kızın evine kuruluyorlar,ne de olsa asker anası, onun oğluna vermeyecekler de kime verecekler kızlarını? Kaya cam kenarında oturuyor.Bir ara camda bir şey “tık” ediyor. İğneci Reyhane’ye bakıyor, tabii ödü kopmuş. İğneci Reyhane camdan kafasını uzatıyor, dışarıda sarhoş bir delikanlı. Bağırıyor: “ Teyze o kızı alanı yaşatmam! Bursalı’ya söyle başka kız arasın oğluna.” Kaya bunu duyar da orada durur mu? Hemen kendini dışarı atıyor. Gece Reyhane’nin eski mahallesinde birine misafir oluyorlar. Kaya sabah olsun da kaçayım buralardan diye düşünürken, iğneci Reyhane’nin aklına Elmas geliyor. “Dur yarın da Vıracalı Fatma Hanım’ın torununu görelim, hem güzel, hem de helal süt emmiş, namuslu kızdır, onca yolu boşuna mı geldik kız!” diyor. Kaya: “ Eh madem gidelim. “ diyor. Elmas’ı bahçede çamaşır yıkarken buluyorlar. Kaya Hanım kızı çok beğeniyor. Hem güzel, hem hamarat. “Hemen isteyelim.” diyor. Elmas annesi, kız kardeşi ve ağabeyi ile anneannesinin yanında yaşıyor, çünkü babası o, on iki yaşındayken ölmüş. Evde anneannenin hakimiyeti olduğu için kızı ondan isteyecekler. Ama onu ikna etmek pek kolay olmuyor. Astsubayların çapkın olduklarını, gurbet gurbet gezeceklerini öne sürüyor. Ayrıca içki içmeyen bir damat aradığını söylüyor. Lütfü’ nün içkiyle arası olmadığını, evine bağlı, görev aşkıyla dolu, efendi bir insan olduğunu evlendikten sonra anlayabiliyor. Çünkü Lütfü’ nün nikah gününe kadar Kemalpaşa ‘nın sınırından girmemesini şart koşuyor. Çünkü orada dedikodu çok yaygın… Tabii Lütfü buna itiraz ediyor: “Görmeden asla evlenmem! “ diyor. Kaya iki arada kalıyor, oğlunu ikna etmek için, Edirne’ye gidip gelirken, “bu iş olmazsa!” endişesiyle bir sabah kalktığında aynaya bakıyor ki yüzü gözü şişmiş. Lütfü annesinin o halini görünce, yumuşuyor. Kaya, Elmas’ın annesiyle gizlice anlaşıyor. Lütfü sivil kıyafetle Kemalpaşa’ ya geliyor ve bir kahvede oturuyor. Elmas annesi ile kahvenin önünden geçiyor.Böylece anneannenin ruhu duymadan bu iş halloluyor. Buna en çok Kaya seviniyor. Gençler de böylece nikah masasına oturuyor. Evlilikleri elli bir yıl sürüyor. Dördü ölü tam yedi çocukları oluyor. Anadolu’ nun ücra yerlerinde görev aşkıyla kıt kanaat geçinmeye çalışan Lütfü’ nün evinde huzur, mutluluk, hiç eksik olmuyor. Üç kızından birisi onu o kadar özlüyor ki oturup bu öyküyü yazıyor ve onu tanıyıp da sevmeyen tek bir kişiye bile rastlamadığı için bu öyküyü okuyan tüm insanların da onu tanımasını istiyor. Tek isteği bu… YAZAN: JALE KOTA YIL: 2006

1 Yorumlar

Ne Demiş Atalarımız?

Dosya Gönder


YARDIM (VİDEO)

Tiyatro-Skeç