Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla



Şifremi Unuttum

Hesap Oluştur!

Google Tanıtımları

.::. Herokulalazim.com Sitemiz Kuruluşudur .::.

Ana Sayfa > Dağarcık > K Dağarcık

Harf Dizini
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | Q | R | S | T | U | V | W | X | Y | Z | Diğer | Hepsi

K

Sözlükte: 22 Bu harfle başlayan girdiler.

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kamu [Etimoloji Notları]

[color=CC0000][b]“Kamu” Sözcüğü[/b][/color] Eski Türk yazıtlarında kimi yerlerde “[i]kamug[/i]”, kimi yerlerde ise “[i]kamag[/i]” biçiminde geçen bir sözcük vardır. Yerine göre “tüm, bütün, hep, hepsi, tamamı, umum, umumi…” gibi anlamlara gelen sözcük, bugünkü “kamu” sözcüğünden başkası değildir. 719-720 (732?) yılları arasında dikilmiş olan “[i][b]Ongin[/b][/i]” adlı anıtın sağ yüzündeki ilk cümleler şöyledir: [i]“[b]Kamug[/b] balıka tegdim. Konuldım, aldım. Süsi kelti. Karasın yıgdım. Begi kaçdı..........erti. Tabgaç bodun..........yıgdım, basdım, yaydım..........” [/i] Günümüz Türkçesiyle : [i]“Kamu (bütün) kentlere değdim (eriştim). Kondum (yerleştim), aldım. Ordusu geldi. Halkını yığdım (yendim). Beyi kaçtı. Çin milleti..........yığdım (yendim), bastım, yaydım.” [/i] Ongin anıtında “kamug” biçiminde karşımıza çıkan sözcük “bütün” anlamında kullanılmıştır. Bugünkü “kamu” ile anıttaki “kamug” sözcüğünün anlamsal ve biçimsel bağı açıkça görülebilmektedir. “kamug” sözcüğü Orhun Yazıtları\'nda “kamag” biçiminde geçmektedir. Prof. Dr. Muharrem Ergin’e göre; *Kamag : bütün, hep hepsi, umumi, umum, amme. Prof. Dr. Talat Tekin’e göre; *Kamag : her şey *Kamagı : hepsi (adın –i durumu) Muharrem Ergin’in “kamag” için verdiği anlamlar, “kamu” sözcüğünün bugünkü anlamıyla birebir örtüşmektedir. *Kamu : 1. Hep, bütün. / 2. Halkın bütünü, amme, umum” Talat Tekin’in “Orhon Türkçesi Grameri” adlı kitabından alıntılar yapalım: 1.) [i]“türük kara [b]kamag[/b] bodun”[/i] : “Bütün Türk avam tabakası” (Kül Tigin D 8, Bilge Kağan D 8 ) 2.) [i]“[b]kamagı[/b] yeti yüz er bolmış”[/i] ( kamuğ > kamu” değişimine uğramış biçimi olarak gösterenler hangi tarihsel bulgu ve belgeleri esas alıyorlar? Hiçbirini. Tüm savlarını iki sözcüğün ses bakımından benzeşmesi üzerine kuruyorlar. İleri sürdükleri savlar, kendi beğenilerinin yönlendirdiği kişisel görüşlerden başka bir şey değil. Oysa dilbiliminde, kökenbiliminde esas alınması gereken kaynakların başında yazılı belgeler gelir. Yukarıdaki açıklamaların dayanakları, Türkçenin en eski yazılı belgeleridir. “Kamu”nun Pehlevcedeki “hamag”dan Türkçeye geçtiğini ileri sürenler, bu geçişin ters yönde de gerçekleşmiş olabileceğini, Pehlevcenin alıcı dil olma ihtimalini hiç hesaba katmamaktadırlar. Birçok alanda olduğu gibi kökenbiliminde de esas olan, yazılı belgelerdir.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KANAR TEMMUZ [Şiirler]

KANAR TEMMUZ Babam gece olur efkarlarım Yokluğunda. Denizden çıkmış yosun kokusuna karışır Özlemin. Yetim kalsa da gözlerim Seni arıyorum hece hece soluksuz Günlerde. Afyon kuşatması gibi kendinden geçen Paslı düşlerimde, Daha bir özlerim seni. Yetim kalsa da sözlerim seni haykırırım Güneşe bulanan akşamlarda. Ağaran saçların oldum keskin Bakışlarında. Hani siyah beyaz bir fotoğrafın var ya Hiç ayırmıyorum onu yanımdan Senden yadigar kalan her şeyi canım gibi Koruyorum Canım gibi koruyorum özlemini. Titrek akislerde tutuyorum geçmişin Elinden. Tümör gibi saplanıyor mısralarıma Yokluğun. Bir sen varsın senden öte. Can babam, Canım babam; Kara gözlerinde arıyorum sensizliği. Aradıkça sen oluyorum Esmerliğin kokuyorum. Hep sana benzetirlerdi beni. Belki umursamazdım. Şimdi diyorum şimdi keşke Senin yerinde ben olsaydım ve Keşke sen yanımda olsaydın da Hep benzetselerdi sana en küçük zerremi. En son ben gördüm; En son ben duydum; En son ben hissettim soğuk bedenini. Yanıyordu gemiler, Son tebessümünün buğusunda. “Artık demir almak günü gelmişti zamandan” der gibi Uzaklaşıyordun an an. Sen Beyatlı’yı haklı çıkarıyordun Bense derebeyi oluyordum omuzlarda yükselişinde. Kanar temmuz,beyaz kanar. Seni götüren tahta parçası kanar. Ve kanar o gece. O gece gün ilk kez yokluğuna doğmaya Hazırlanıyordu. Saat sensizliğin belasıydı babam. Sensizliğin belasıydı gidişin. Gökkuşağını yakalama peşindeyim mavi izlerde. Yetim kalsa da arayışlarım, Bulmalıydım Lokman hekimi. Bir çaresi olmalıydı bu savrulan derdimin. Yedi renge bulanıp kurtarabilirdim belki de Kırmızıda,mavide,yeşilde Sarıya çalan benzini. Duyuyorsun,hissediyorsun beni bir yerlerde Hani büyük adam olmamı isterdin ya Sen okuyamamışsın ve o yüzden tek derdin Beni okutmaktı. “Benim çektiğim sıkıntıları sen çekme” derdin. Oğlun öğretmen oldu babam. Gidişine inat, O temmuz gecesine inat Tuttum sözünü. Onlarca öğrencim var. Hepsi birer kardelen. Tomurcuklanmayı bekliyorlar gözlerindeki Işıltılarla. Biliyorum duyuyorsun,hissediyorsun beni Yokluğuna inat ayrılmadın gök kubbemden. Yetim kalsa da sözlerim; Kıyamete kadar seni söylerim Ezberlerim fikirlerini. Çıkıyorum sancağa. İskeleye inat bakışlarla demir atıyorum Çorak bozkırlara. Ve neden sonra yakıyorum gemileri. Can babam, Canım babam yetim bırakıp gitsen de beni Çok özledim seni… Şahin DURMUŞ

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KARA GÜNLER [Berceste]

ESKİDEN KARANLIKTAN KORKAR,YAGMURDAN ÜRPERİRDİM.ŞİMDİYSE YAGMURLAR GÖZYAŞIM,KARANLIKLAR SIRDAŞIM OLDU. :-(

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Karacaoğlan [Şairlerimiz]

[i]Kaynak:[/i] http://www.turkuler.com KARACAOĞLAN Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır. 1606\' doğduğu, 1679\'da ya da 1689\'da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy\'da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Bazıları da Osmaniye ili Düziçi ilçesinin Farsak köyünde doğduğunu söylerler*. Gaziantep\'in Barak Türkmenleri de, Kilis\'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan\'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu\'da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin\'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova\'da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi\'nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova\'da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa\'ya, hatta İstanbul\'a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa\'da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu\'nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli\'ye geçtiği, Mısır ve Trablus\'a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi\'nin anılarına göre Maraş\'taki Cezel Yaylası\'nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel\'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır. Karacaoğlan Osmanlı Devleti\'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy\'da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur. Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı\'nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11\'li (6+5) ve 8\'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet\'ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran\'ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem\'î ve Yeşilabdal\'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan\'dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920\'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan\'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Karanlık Öykü [Öykü]

[b]KARANLIK ÖYKÜ[/b] Uyandığında oda karanlıktı, kapkaranlık. Gün henüz ağarmamıştı. Yattığı yerden doğruldu, elinin tersiyle alnındaki teri sildi. Uzunca bir süre gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Başında garip bir ağrı, kulaklarında çınlama vardı. Boş gözlerle odasına baktı önce. Yatağın sol tarafında demir ayaklı masası, masanın üstünde boş bir sürahi, su dolu bir bardak, 12’de takılıp kalmış bir saat, dağınık halde duran kağıtlar, başlığı olmayan bir dolmakalem, ağzı açık unutulmuş bir mürekkep hokkası, her oturuşta gıcırdayan tahta sandalyesi. Başını ellerinin arasına aldı. Uykulu gözleri, el yapımı halının alacakaranlıkta değişik biçimlere bürünen desenlerine takıldı bir süre. Her nesne bir gölge gibiydi, sanki başka bir dünyadan oraya yansıyan gölgeler... Halının orta kısmını karadeliği andıran bir karanlık kaplamıştı. Biraz daha dikkatli bakınca bu karanlık çemberin ortasında bir kitap olduğunu fark etti. Önemsemedi. İçinde anlam veremediği bir sıkıntı vardı. Yüreğini demirden bir pençe sıkıyor; damarlarında kan yerine erimiş kurşun akıyordu sanki. Gözlerinin önüne bir perde çekilmiş gibiydi. Kara tülden bir perde. Kara, kapkara… Ayağa kalktı. Bütün bedeni, saatlerce ayakta kalmış gibi yorgun ve bitkindi. Her yerde derin bir sessizlik vardı. Bu sessizlik onu çılgına çeviriyordu. Sessizliği yırtmak için [b]tivi[/b]yi açtı. Bir müzik kanalı [b]live & weekend [/b]adlı bir izlencenin tekrarını veriyordu : [i]- Merhaba [b]live & weekend[/b] dostları. Bu haftaki konuğum gençlerin yeni [b]idolü[/b] olmaya hazırlanan... ... .Kendisine soracağımız [b]interesting[/b] sorularla programımıza [b]start[/b] veriyoruz. Sizce pop müzik dinleyicisinin yeni [b]trend[/b]leri nelerdir? - Yeni [b]jenerasyon[/b] artık yepyeni [b]saund[/b]lar arıyor. Ben de bu [b]trend[/b]lere uygun [b]new style[/b] müzikler yapıyorum. [b]Non-stop [/b]müzik olayı. - Son [b]hit[/b] parçanızı çok [b]demode[/b] bulanlar var. Şarkıda [b]detone[/b] olduğunuz söyleniyor. - Kendi [b]perspektif[/b]leri. Bence olaya [b]sübjektif[/b] bakıyorlar. Kıskanma olayı. - [b]Boy friend[/b] var mı, [b]boy friend[/b]? - Ooo yov hayır! Aşk olayı bana uzak. [b]Free[/b] olmayı seviyorum. [b]Free girl[/b] olayı yani.[/i] [b]Tivi[/b]yi kapatıp mutfağa geçti. Buzdolabının kapısına yapıştırılmış bir [b]post-it[/b] kağıdı gördü. Ev arkadaşı, [b]Shopping Center[/b]’dan [b]marketing[/b] yapacağını, bu yüzden biraz para bırakmasını istiyordu. Kendisi [b]full-time[/b] çalışıyordu. Ev arkadaşı [b]part-time[/b] çalıştığı için bu görev onundu. Mutfak penceresinin önüne bir sandalye çekti. Gökyüzünün karanlıktan koyu maviliğe çalan rengini izledi uzun süre. Hiçbir şey düşünmüyor, yalnızca gökyüzüne bakıyordu. Boş bakışlar, boş, bomboş... Gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Evden çıkmak için hazırlanmalıydı. [b]New creation[/b] bir takım elbise giydi, [b]laptop[/b]unu aldı, ayakkabılığın üstüne biraz para bıraktı ve evden çıktı. Yeni işine bir türlü [b]adapte[/b] olamamıştı. [b]CV[/b]sinde uzmanlık alanını açıkça [b]deklare[/b] etmesine rağmen kendisine bambaşka bir iş verilmişti. Bu işi çok [b]monoton[/b] buluyordu. [b]Departman[/b]ında kafa dengi kimse yoktu ve bu yüzden [b]relaks[/b] olamıyordu. Ona [i]”İş dünyasının [b]realite[/b]si bu, alış alış.” [/i]deniyordu. O ise, susuyordu. İşe gitmeden önce [b]Fast-Food[/b]’a uğrayıp bir şeyler yemek istedi. İçeriye girdi, [b]special mönü[/b]den bir yiyecek seçti. O an açık olan [b]tivi[/b]ye baktı. Sabah haberlerinde [b]spiker[/b] ve izlence konuğu konuşuyorlardı: [i]- [b]İdeolojilerdeki enternasyonal transformasyon sosyalizan trendlerde[/b] de bir [b]neo-dialektiği[/b], bir [b]reformist mantaliteyi programlaştırmaktadır.[/b] - [b]Argüman[/b]larınızı anladık. Peki, bugünkü [b]konjonktürel[/b] yapıdaki [b]illegal[/b] oluşumları hangi [b]konsept[/b] içerisinde değerlendirebiliriz? [b]Legal[/b] ve [b]illegal[/b] oluşumların bir [b]konsensüs[/b]e varmasını beklemek doğru mu? Bu, siyasi [b]etik[/b] açısından yanlış değil mi? Bu konuda belli [b]kriter[/b]ler var mı? - Bu konuda bir [b]enternasyonal prezentasyon[/b] gerçekleştirildi. Onu esas alarak konunun [b]detay[/b]larına girelim: [b]Spekülatif[/b] ve [b]spesifik[/b] açıdan bakıldığında bu konuda bir [b]entegrasyon[/b] beklemek yanlıştır. Durum, kendi [b]trend[/b]lerini karşı tarafa [b]empoze[/b] etme biçimine dönüşebilir.[/i] Yorumları dinlerken çayını içti. Alışkanlığı dışında, [b]ekstra[/b]dan bir fincan da kahve yudumladı. Saatine baktı, kalkması gerektiğini anladı. [b]Adisyon[/b]u ödeyerek dükkândan çıktı ve otobüse bindi. İşe giderken en çok sevdiği şey [b]billboard[/b]lara bakmaktı. [b]Mega[/b] kentin [b]kozmopolit[/b] yapısı içinde herkese hitap eden [b]advertorial[/b]lar görmek mümkündü. Uzun bir yolculuktan sonra [b]Global Tower[/b]’daki iş yerine vardı. Kapıdaki [b]Private Security’[/b]e kartını [b]check[/b] ettirdikten sonra [b]shop[/b]ların önünden geçerek çalıştığı [b]departman[/b]a girdi. Kendisinden başka kimse yoktu. Biraz sonra [b]departmanın ful[/b] dolacağını biliyordu. Bu yüzden biraz [b]web[/b]\'e baktı. [b]E-mail[/b]lerini okudu. Bazılarını [b]forward[/b]ladı, hoşuna giden birkaç [b]wallpaper[/b]ı [b]laptopuna download [/b]etti. Tam bu sırada bir arkadaşının [b]online[/b] olduğunu gördü ve onunla biraz [b]chat[/b] yapmak istedi; fakat yazacak bir şey bulamadı. Bu arada, [b]departman[/b]ın çalışanları bir bir gelmeye başlamış, içerisi iyice [b]fullenmişti.[/b] Çalıştığı [b]departman[/b]a, [b]komünikasyon modernizasyonu[/b] konusunda [b]proje[/b] üretme görevi verilmişti. O ise, işin [b]prosedür[/b]ünü bile bilmiyordu. [b]Koordinasyon[/b] şefine, başka bir [b]departman[/b]da çalışmak istediğini [b]deklare[/b] etmişti. Defalarca [b]polemik[/b] yaşanmasına rağmen hiçbir şey değişmemişti. Üstelik, gösterdiği bu [b]antipatik reaksiyon[/b]ların ona işini kaybettireceği bile söylenmişti. Tam bunları düşünürken, geveze [b]partner[/b]inin kendisine seslendiğini duydu: [i]- Yine [b]pesimist[/b] misin be adamım? - ... - Dün yolladığım [b]eSeMeS’[/b]e yanıt vermedin! - ... - Bak adamım, senin bu [b]pesimist perspektif [/b]in buradaki [b]ambiyans[/b]ı olumsuz etkiliyor. “Demedi.” deme. Biraz [b]sempatik[/b] olmaya çalış. Bu [b]mantalite[/b]yle gidersen [b]marjinal[/b] kalırsın. Sana söylenenleri dinle bir kere. Ne bileyim, kendine bir [b]girl friend[/b] falan bul. O da olmazsa, biraz [b]materyalist[/b] olmayı dene. [b]Okey[/b]? Burada [b]eS.O.eS.[/b] bekleyen bir sürü sorun var. Yaşamını [b]rölantiye[/b] almaktan vazgeç! -...[/i] Geveze [b]partner[/b]i ona akıl verirken o her zamanki gibi susuyor; ağzından tek bir sözcük bile çıkmıyordu. Onun [b]absürd[/b] savlarını dinlemekten usanmıştı artık. Tam bu sırada, her gün aynı şeyleri yaşıyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Bir tek şey aynı değildi : “olaylar karşısındaki sessizliği.” Buna karşın, içinde hiç durmadan derinleşen ve koyulaşan bir belirsizliğin kabararak artmakta olduğunu hissediyordu. Sıradanlaşmış yaşamı bir yap-boz tahtasını andırıyordu. Her an bir parça eksiliyordu sanki. Yaşama bütüncül bir gözle bakamıyordu. Bu sorunların nedenlerini bilmiyordu. Soramıyordu. Sorgulayamıyordu. Yaşamı, soluk alıp vermekle sınırlanmış gibiydi. Damarlarındaki kanı çekilmiş, beyni kuraklaşmış, yüreği donmuştu sanki. Nedenleri arayıp bulmak adına bir an için kendisinde güç bulduğunda yine değişen bir şey olmuyordu. Sanki dipsiz bir kuyuya taşlar atıyor ve oradan ses bekliyordu: Ses...ses...ses... sss... sus...sus...sus... Zihni bu sorunlarla uğraşırken gözünün önünde bir karanlık belirmeye başladı. Gözlerini iyice ovuşturdu. Her zamanki karanlık tülün gözlerinin önüne çekildiğini sandı. Gözlerini her ovuşturuşunda kaybolan bu karaltı, o an yok olmadı. Bu seferkinin bir yanılsama olmadığını anladı. Bunun üzerine biraz telaşlandı ve çevresindekilere baktı. Sanki hiç kimse o karanlığı fark etmiyordu. [i]”Baksanıza, bir karanlık var orada! Nedir bu? Niye konuşmuyorsunuz, niye tepki vermiyorsunuz?”[/i] diyecek oldu, diyemedi. O karanlığı yalnızca kendisinin gördüğünü anlaması uzun sürmedi. Karanlık gittikçe yayılıyordu. Bir toz bulutu gibi genişliyor, genişliyordu. Bir süre sonra, bu karanlık toz bulutu tam orta yerinden içe doğru dönmeye başladı, bir karadelik gibi. Gittikçe artan bir hızla dönüyordu. Sonra, çevresindeki her şeyi bir bir içine çekmeye başladı. Oturduğu masadan gördüğü herkes ve her şey bir tablo gibi donmuştu. Bu karanlık çekim o kadar güçlüydü ki her şeyi o tablodan kopartarak içine alıyordu. Her şey ve herkes karadeliğin içine çekiliyordu, [b]computer[/b]lar, [b]printer[/b]lar, [b]scanner[/b]lar, [b]doküman[/b]lar, [b]ekipman, fax, designer, security[/b]... Her şey ve herkes. Sıra kendisine gelmişti. O ise, olayın dehşeti içinde suskun ve hareketsiz kalmıştı. Olan biteni çaresizce izliyordu. Koltuğunun kolçaklarına sıkıca yapışmıştı. Fakat, çekim çok güçlüydü. Bu yüzden başı uyuşmaya başlamıştı. Başından bir şeylerin sürekli çekildiğini hissediyordu. Bilincini yitirmek üzereydi. İyice sersemlemişti. Artık dayanamadı. Gücünün tükendiği, bilincinin iyice zayıfladığı anda her yer karardı. Kapkara bir boşluk... Bomboş bir karanlık... Bilinci biraz olsun yerine gelir gibi oldu. Nerede bulunduğunu, ne kadar süre geçtiğini anlayamıyordu. Her yer karanlıktı. Gözleri en küçük bir şeyi, bir kıpırtıyı, bir ışığı seçemiyordu. Hiçbir ses duymuyordu. Bağırmak istedi. Bağıramadı. Ağzından tek bir sözcük bile çıkmadı. Çıldırmak üzereydi. Bomboş bir karanlık içinde karanlık bir boşluğa düşüyordu. Bir süre sonra çok kısık bir ses duymaya başladı. Evet bir ses! Ses! Nereden geldiğini anlamaya, dikkatini o sese vermeye çalıştı. Çok derinden gelen, belli belirsiz bir sesti bu. O düştükçe sesin şiddeti artıyordu. İlk başta bir sinek vızıltısını andıran bu ses, artık kulak zarını patlatacak duruma gelmişti. Şiddeti sürekli artan bu sesle birlikte döne döne düşüyordu. Gözlerini sımsıkı yummuştu. Başı ağrıdan çatlamak üzereydi; kulak zarları uğultudan yırtılmak.. Düştü. Düştü. Düştü. [i]Düştü.[/i] En sonunda yüksek bir hızla yere çakıldı. Yere çarpar çarpmaz kulağında çınlayan bir sesle birden bire sıçradı ve gözlerini açtı. Uyandığında oda karanlıktı, kapkaranlık. Gün henüz ağarmamıştı. Yattığı yerden doğruldu, elinin tersiyle alnındaki teri sildi. Uzunca bir süre gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi. Başında garip bir ağrı, kulaklarında çınlama vardı. Boş gözlerle odasına baktı önce. Yatağın sol tarafında demir ayaklı masası, masanın üstünde boş bir sürahi, su dolu bir bardak, 12’de takılıp kalmış bir saat, dağınık halde duran kağıtlar, başlığı olmayan bir dolmakalem, ağzı açık unutulmuş bir mürekkep hokkası, her oturuşta gıcırdayan tahta sandalyesi. Başını ellerinin arasına aldı. Uykulu gözleri, el yapımı halının alacakaranlıkta değişik biçimlere bürünen desenlerine takıldı bir süre. Her nesne bir gölge gibiydi, sanki başka bir dünyadan oraya yansıyan gölgeler... Halının orta kısmını karadeliği andıran bir karanlık kaplamıştı. Biraz daha dikkatli bakınca bu karanlık çemberin ortasında bir kitap olduğunu fark etti. Bu anı daha önce yaşamış gibi oldu. Önemsedi. Aklını toplamaya çalıştı. Biraz daha gayret edince zihni yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Ayağa kalktı. Halının ortasındaki kitabı eline aldı. Kara kaplı kitabın ilk sayfasını çevirdi. Açtığı sayfada iki satırlık bir yazı vardı. Her yer karanlık olduğu için yazıyı tam olarak okuyamıyordu. Gözleri karanlığa iyice alışınca yazıyı zar zor okudu: [i]“Yitik sözcüklerin ardında kalan Kör bir karanlıktır, artık uyan!”[/i] Uyan! Uyan! Uyan! Kulağındaki çınlama, bu sözcüğün sürekli tekrarlanması gibiydi. Biraz bekledi ve bu çınlayan sesi anlayabilmek için dikkatini toplamaya çalıştı. Bir plağın belirli yerde takılıp kalması gibi hep aynı şey tekrarlanıyordu. Kendisini zorladı, zorladı. Kitaptaki yazıyı bir kez daha okuyarak dikkatini iyice yoğunlaştırdı. En sonunda, çınlama sesi anlam kazandı : [i]Uyan, derin uykundan! Uyan, derin uykundan! Uyan, kör karanlıktan! Uyan, seni yok duyan! [/i] Hemen odasının ışığını açtı. Tahta sandalyesine oturdu. Bardaktaki suyu kana kana içti. 12’de takılıp kalmış olan saati kurdu. Dolmakalemine hokkadan mürekkep doldurdu, dağınık halde duran kağıtları önüne doğru çekti. Ve... Bu öyküyü yazdı. [b]S O N[/b] ( ... yalnızca bir başlangıçtır. ) [b]Ozan AYDIN[/b]

3 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Karışık [Şiirler]

K A R I Ş I K yenilenmiş tiyatro sahnelerinde eskiden kalma rolleri oynuyorum hayallere karışmış gerçekler bulanık yeni çektirilmiş fotoğrafları eski tiyatro sahnelerinin kapanmış perdelerine ellerime batan iğnelerle asıyorum ne yazık küredeki vitrayın renkleri kırık sahne oyuncuları dışarıda sanık buğulu, tozlu anılar yırtık ve kalabalıklar içinde birden bire tersine dönen sarmal gibi yalnızlık kınında bir kılıç saklı sandıkta perdeler arasından süzülen bir gölge gibi uzanıp gizli sandığı açmak olanaksız mı artık eski sahnelere duyulan buruk özlemin sebebi sebepsiz bıkkınlık olanları görmek zor sesleri duymak zor kulaklar sağır, gözler kör adımlarda alevle buharlaşan bir tutarsızlık sorular, matruşka içinde matruşka sorular, dipsiz kuyuya atılan taşlar yollar, her adımda artan bir karanlık eskiden söylenen coşkulu şiirler şimdi, uçuk renkli dudaklarda bir ıslık ve artık çok şey karışık . . . kar ışık [i]Ozan Aydın[/i]

3 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kayıp İlanı [Şiirler]

KAYIP İLANI Boyalı,yazısı az,resmi fazla Gazetelerden birisine bakıyorum Mistik bir hava kokan Kuş cıvıltılarının,insan dedikodusuna karıştığı Bir çay bahçesinde. Gözüm kayıp ilanlarına ilişiyor, Şaşırıyorum önce, Çünkü,kendi kayıp ilanımı bulamıyorum. Sonra düşünüyorum, Çayımdan bir yudum alınca, Nereden bilebilirler ki Seni ilk gördüğüm an Gözlerinin derinliklerinde kaybolduğumu diyorum.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KAZANCAKİS BİZİ ANLATIYOR [Deneme]

\"Günümüzde manastırlar eşek arısı kovanından başka bir şey değil. Artık bal yapılmıyor oralarda. İnzivaya çekilmek bu mu? Bu mu hıristiyanlık? İsa\'nın dediği bu muydu?Hayır hayır! Günümüzde dua demek eylem demektir, çile doldurmak da, insanlarla yaşamak, onlarla omuz omuza savaşıma katılmak demektir.\" (KAZANCAKİS, Kardeş Kavgası, s.25) Bu sözlerden hıristiyanlıkla ilgili kelimeleri çıkarın bizi anlatır. Camileri eşek arısı kovanına benzetmek imamlarıma karşı ağır bir itham -belki hakaret- olabilir yalnızca. Diğer konularda biz müslümanları anlatıyor. İslamiyet bizim yaşantımız değildir. Günümüzde birçok kimse namaz kılıp oruç tutmakla müslüman olunabileceğini savunuyor. Fakat İslam\'ın sosyal ve kültürel tarafı es geçiliyor. İslam\'ın itikadi tarafları elbette çok önemlidir. Ama sosyo-kültürel cephesi ihmal edilirse toplumda çok büyük bir çöküntü yaşanıyor. Bence de günümüz İslam dünyasının içler acısı durumunun temelinde bu sorun yatıyor. Akif de batılılıar için \"yaşamları dinimiz, yaşamımız dinleri\" demiyor muydu? Geçenlerde bizim site de dahil birçok sitede Mehmet ALTAN\'ın yazısı yayımlandı. Aynı durum din görevlileri için de geçerli değil midir? Geçmişte de öğretmenlerin görevlerini imamlar yapardı. Zaten milletimiz ikisini bir görüp, ikisine de \"hoca\" dememiş mi? Günümüzde öğretmenlerin içine düştüğü sıkıntıyı imamlarımız da yaşıyor. Aynı ekonomik sıkıntılar, toplumun aynı bakışı. Toplum iki meslek grubuna da bir iş yapmadan maaş alır gözüyle bakar. Bir çok insanın gözünde öğretmen bol bol tatil yapar maaş alır; imam da beş vakit namaz kıldırır -toplasan en fazla bir buçuk saat eder o da-, arada cenaze yıkayıp nikah kıyar. Fakat bu insanlar imamların ve öğretmenlerin sırtındaki vebalden habersizdir. Toplumu aydınlatan, görevini çok güzel şekilde yapan bir çok imamımız elbette var. Ben sadece basına yansıyan birini söyleyeceğim: Hüseyin KUTLU. Bu \"felsefe\" mezunu \"hattat\", \"ebrucu\" güzel imam hakkında bilgi edinmek isterseniz ki isteyin Beşir AYVAZOĞLU\'nun Siretler ve Suretler kitabında biyografisi var. Ne zaman Kazancakis\'in yazdıklarına benzer bir şey okumsam aklıma Ahmed Arif\'in o güzel dizeleri gelir: \"Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun ?\"

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kelimeler [Deneme]

ACZ Mahpussun sen, hapiste istiklâl olur mu hiç?Bu kan kırmızı bayrağı çeksen de kader burcuna, çektiğin çekeceğin hücrenin ebadı kadar… Levh-i mahfuzda yazılmış çoktan kısmetin. SELAM Zahmet ummanında attığın kulaç…Katresi değmeden dudağına içtiğin şarap…Dağlara bağırdığın aks-i sadadır vesselam. LEYL Göklerin kapıları kapandı, semada açıldı dua kapıları…Siyah, gecenin gözü taa maveraya kadar…Leyl, ölüm,doğum,ezel ve ebed . Dur zaman! NEVM Hilkatin mucizesi ,ibret ocağı,sabır minaresinin işçisi… Nevm ötelere yol açtı sabaha kadar…Nevm olmalı sonsuza kadar… YAŞ Kalbinin teri… Ruhunun,gözünün, elinin,sadakası…Sal kendini göz yaşına göz göz olan toprağın kansın.Ebedi hayat yaşın dudağındaki tuzunda… ECEL Mukakkak…Ağzı kanlı sevgili… Nihayesi hikayenin . Bir yıldızın bile ecelini belirleyen Mevlâ’ya rücu.. Ecel , vuslat kapısı…. Aç kapıyı!

5 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kelimeler2 [Deneme]

VEDA Avucunda erittiğin,hiçbir gözün görmediği ışığı bırak gitsin.Vadesi dolandan,bir arpa boyu yol alamayandan,girdabını sevip kaybolandan, duası kabul olmayandan bir vedia olsun bu satırlar sana.Yeni ışıklar biriktir kapalı avucunda. SABIR La havle...Gözünde tesbih tesbih zincirlenene sarıl,dudağından taşamayana! Yüreğinin damarlarını çatlatan,avazını yedi gök ve yedi arza salıveren o sed çekilmez,görmezlikten gelinmez iblis suale bir mim çek! Sabır...Boynunu büktü. EZA Bin yılın türküsü dilinin ucunda,susmak eza; söylemek eza...Gayret yolcususun; bülbül gibi figan neyine? Ehl olan susmasını bilmeli şimdi ve ebediyyen söylemek eza...Durmasana! Eza ecre anahtar! LAKAYD Kaydını bin mısra,bin damla gözyaşı,bin ah ile yaptığın,\'La\' dediyse bin kere katıl sen de güzel aşıklar silsilesine...Kaydettikçe kaybede cek olsan bile! YAD Yadında mı gördüğün ilk yüz,ilk adım,ilk çiçek? Hangi günü tutabildin,hangi acıyı unutabildin? Kalem,çektiğin hançer nisyana karşı.Bir kalp çiz çınarın gövdesine...Elifba gelsin otursun şairaneliğine. Yad ellerde yad edilmek ümidi ile...

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kendine Acındırmak [Deneme]

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz vardır.Dertlerimize dost acındırmak, kendimize vah vah dedirtmek.Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini ağlatmak isteriz, neredeyse.Başkalarını kendi dertleri karşısında soğuk kanlı gördük mü överiz, ama soğuk kan¬lılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız, kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz. Oysaki insanlar sevinçlerini büyülterek, üzüntülerini küçülterek anlatmalı. Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı hak eder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar, iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu gördüğüm kimseler kadın da değildi. MONTAIGNE

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kendine Acındırmak [Soruluk Metinler]

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz vardır.Dertlerimize dost acındırmak, kendimize vah vah dedirtmek.Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini ağlatmak isteriz, neredeyse.Başkalarını kendi dertleri karşısında soğuk kanlı gördük mü överiz, ama soğuk kan¬lılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız, kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz. Oysaki insanlar sevinçlerini büyülterek, üzüntülerini küçülterek anlatmalı. Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı hak eder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar, iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu gördüğüm kimseler kadın da değildi. MONTAIGNE

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KISA AMA ÖZ [Şiirler]

Sevginin sadakatı ölümün sessizliğiyle eş değer Gündüzün aydınlığı gecenin karanlığından daha sessiz Aldığım nefes ölmekten daha beter

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KİTAP ÇAĞI GEÇTİ Mİ? [Deneme]

İnsanların yakınmalarına bakılırsa,kitabın dönemi kapanmış;söz,tekniğin olmuştur.Bu,çok dar ve kısır bir düşünce biçimidir.Teknik,binlerce yıllık kitabın gerçekleştirdiği mucizeyi aşan,aşmak bir yana ona erişebilen bir mucizeyi nerede gerçekleştirdi?Kimya bu güne kadar ne etkisi kitap kadar yaygın ve bütün dünyayı sarsıcı bir patlayıcı madde bulabilmiş;ne de ömrü,kitap denen bir avuç basılı kağıttan daha uzun bir çelik levha ya da beton geliştirebilmiştir.Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı incecik bir kitabınki kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır. Hiçbir zaman yaşlanmayan ve yok edilemeyen kitabın teknikten korkmasına neden yoktur; çünkü tekniğin kendisinin de,öğrendiklerinin de ve onu daha iyiye götüren değişimlerinde kaynağı kitaptır.Kitap,yalnız kendi özel yaşamlarımızda değil,ama her yerde bütün bilginin ve bütün bilimlerin de başlangıç noktasıdır.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kitap Çağı Geçti mi? [Soruluk Metinler]

KİTAP ÇAĞI GEÇTİ Mİ? İnsanların yakınmalarına bakılırsa,kitabın dönemi kapanmış;söz,tekniğin olmuştur.Bu,çok dar ve kısır bir düşünce biçimidir.Teknik,binlerce yıllık kitabın gerçekleştirdiği mucizeyi aşan,aşmak bir yana ona erişebilen bir mucizeyi nerede gerçekleştirdi?Kimya bu güne kadar ne etkisi kitap kadar yaygın ve bütün dünyayı sarsıcı bir patlayıcı madde bulabilmiş;ne de ömrü,kitap denen bir avuç basılı kağıttan daha uzun bir çelik levha ya da beton geliştirebilmiştir.Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı incecik bir kitabınki kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır. Hiçbir zaman yaşlanmayan ve yok edilemeyen kitabın teknikten korkmasına neden yoktur; çünkü tekniğin kendisinin de,öğrendiklerinin de ve onu daha iyiye götüren değişimlerinde kaynağı kitaptır.Kitap,yalnız kendi özel yaşamlarımızda değil,ama her yerde bütün bilginin ve bütün bilimlerin de başlangıç noktasıdır. Stephan ZWEİG 1- Yazar hangi düşünceyi dar ve kısır bir düşünce biçimi olarak görmektedir? 2- Yazara göre kimya bilim dalı kitabın (yazının) karşısında niçin yenik düşmüştür? 3- Tekniğin ilerlemesi zamanla kitabın değer kaybetmesine sebep olur mu? Yukarıdaki metne dayanarak açıklayınız. 4- Makale ve söyleşi türleri arasındaki temel farklılıkları açıklayarak yazınız.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kitap Okumak [Soruluk Metinler]

KİTAP OKUMAK Küçükken en tatlı eğlencem, resimli kitapların yapraklarını çevirmekti. Her resimli sayfa beni dakikalarca oyalardı. Diyebilirim ki, resimle anlatılan hayatı o zaman ben, gerçek hayattan daha çekici bulurdum. Önümde açık bir kitap olduğu zaman, kendimi bütün masal çocuklarından daha mutlu sayardım. Okumaya başladıktan sonra, kitaba karşı olan ilgim daha da arttı. Şimdi sayfaları üzerinde akşamlara kadar dalıp kalmam için, bir eserin resimli olması şart değil, içinde okuyabileceğim birkaç satır buldum mu o kitaba büyük bir istekle atılıyorum.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kördüğüm [Şiirler]

KÖRDÜĞÜM Çaresizliğin karanlıklarına atılmak zor, Gönlümün baharlarına karlar yağıyor, Gönlümün gökyüzüne güneşler çizdim, Yine de gönlüm karanlıklardan kurtulamıyor. Kusura bakma,ben unutma özürlüyüm, Ucunda sen var diye bir yol var yürüdüğüm, Yol,acemi balıkçının oltası gibi düğüm düğüm, Ama,bir yol var ki içimde tam bir kördüğüm.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Köroğlu [Şairlerimiz]

KAYNAK: www.turkuler.com I Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan, beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularım beslemektedir. Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü, besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür. Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır.Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi\'nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık Bolu\'yu basar, şehrin altım üstüne getirir. Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu\'nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiç bir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikayesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır. Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celali diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük büyük eşkıyalar türemiştir. Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam için de, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayali kahraman çıkıyor. Bu, Köroğlu\'dur. O\'nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor onda avuntuya kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor. Yalnız bu kadar da değil. Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Gerçekten, Köroğlu\'nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar çok ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar.Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur. Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu\'nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre çok içli, lirik şiirlere de rastlarız. İşte, gerek konu, gerek estetik yönün bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikayesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu. Biz, bu halk kahramanının hikayesini değil, şiirini vermeye çalıştık. Şiirlerin asıl konuyla yakın ilgisi bulunduğu için önce hikayenin kısa bir özetini verdik. Şiirlerin tadına daha iyi varılabilmesinin, ancak konuyu bilmekle mümkün olacağına inanıyoruz. Bu bakımdan, şiirlerin okunma sırasında, konuyu hatırlatmak için, her biri üzerine gerekli kısa bilgi de ekledik. Bir de, şiirleri konu bakımından bölümlere ayırdık. Her bölümün başında da gerekli açıklamayı yaptık. Amacımız, kahramanlık konusunda halk şiirimizin en güzel örneklerini vermek olduğu için, uzun uzun bilimsel araştırma ve tartışmalara girişmekten sakındık. Okurlarımızı sıkmadan, edebiyatımızın bir bölümünü sunmaya çalıştık. Bu arada, yirmi yıldan beri üzerinde çalıştığımız Köroğlu\'nun yeni şiirlerini, ilk kaynaklardan tarayarak, en iyilerini sunduk. KÖROĞLU HİKAYESİ Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf\'u, güzel ve cins \'at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur. Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf\'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi\'nden öc alacağını söyler. Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf\'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir. Bir gece Yusuf, düşünde Hızır\'ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır\'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf\' un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir. Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür. Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel\'de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel\'de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır. Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı\'sının oğlu Ayvaz\'ı kaçırır, Çamlıbel\'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi\'nin bacısı Döne Hanım\'ı kaçır\'ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu\'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi\'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu\'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu\'nu, başka bir seferde de Ayvaz\'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar. Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu\'na hizmet etmiştir. Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar. Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu\'nun hikayesi sona erer. Cahit Öztelli Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu Milliyet yayınları-1974 II KÖROĞLU\'NUN KİMLİĞİ On altıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas\'lardan Rumeli\'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkıya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilim adamına göre sadece bir \'\' Celali \'\'. Ben Köroğlu\'ndan kalanları yalnız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu\'nu. Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilim adamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi. Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, \'\'Celali Köroğlu Ruşen\'\' ve \'\'Celali Kiziroğlu Mustafa Bey\'\' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor. Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu\'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf\'un oğlu Ruşen Ali\'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor. Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu\'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm. (Ruhi SU)

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Korsan [Şiirler]

KORSAN Korsan şarkıların çalınıp Korsan aşkların yaşandığı dünyada Bana en orjinal aşkı yaşattın. Sen ki,suydun,havaydın,hayattın, Siyahlar içindeki en masum beyazdın. Sesin, Kulaklarımdan kalbime akan Bir ırmak gibiydi, Irmağın taşıdığı ise, Su niyetine akan ruhundaki güzelliklerdi. Şimdi aklımda bu güzellikler kaldı, Hani her kışın ardı bahardı? Sevdiğim yanımdayken kış bile bahardı. Artık kalbimin yarısı yok, Bu yarım kalple artık yaşamam çok.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kosovalı Çocuk [Şiirler]

[i]Yugoslavya’daki iç savaşta, insan hakları tellalı Avrupa’nın gözleri önünde Sırp canilerince katledilen soydaşlarımızın yüce anısına…[/i] KOSOVALI ÇOCUK Elleri ayakları çıplak… Gözlerine hüzün doldurdunuz. Başaramadınız kör etmeyi… Donuk da olsa, güzel… Nefreti, kini gösterdiniz, Kötülük görmemiş gözlerine. Hayallerinde kaldı çocuk bahçeleri. Papatyalar, kelebekler, yemyeşil çimenler yok! Kırmızı bisikleti de yok Kosovalı çocuğun. Kan var, ateş var, yıkıntılar var! Vahşetin yeniden yorumlandığı bir zamanda Parçalanmış organlar sarmış dört bir yanını. Özgürce koşup oynadığı cıvıl cıvıl sokakları Yığınla cesedin ölüm sessizliği kaplamış. Kuşlar çoktan göç etmiş gönlünden. Güne “merhaba” diyen cıvıltıları dumanlarda boğulmuş. İnsan iniltileri, acı feryatlar duyuyor artık. Rüyalarını da kirlettiniz Kanlı ve iğrenç ellerinizle; Ama ak yüzünü kirletemediniz. Küçücük avuçlarında şeker yok; Kuru ekmek, belki de hiçbir şey… Renkli, mikili giyecekleri yok; Küf kokan bir battaniye belki… Oyuncak tabancası gerçek olmuş; Şeytan bakışlı bir vampirin elinde, Ona doğrultulmuş… Futbol topu, havan topu olmuş; Kısacık uykusunda başına yağıyor. Annesinin sesiyle, güneşin gülücükleriyle Uyanmıyor, eskisi gibi, Kosovalı çocuk. Kana boyanmış bir şehrin acı haykırışlarında Siyaha boyanmış yüzlere bakarak uyanıyor. O küçücük masum kalbi yerinden çıkacak sanki. Ne yaptıysanız öldüremediniz o tertemiz kalbi; Çirkin yüzünüzle, kanlı ellerinizle Kirletemediniz. Barbarlığın yeniden yorumlandığı bir zamanda Öldüremediniz o tertemiz kalbi; Öldüremeyeceksiniz. Mart 1998 [i]Ozan Aydın[/i]

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder KÖY [Öykü]

KÖY Kulaklarımda kavak ağaçlarından gelen yumuşak bir hışırtı,gözlerim kapalı,eğer açarsam kavak yapraklarının arasından bana bakan gökyüzünü göreceğimi biliyorum.Ama o vakit sese odaklanamam. Kalınca bir urganı karşılıklı duran iki kavağın beline dolayarak yaptığım ve battaniye ile birleştirdiğim salıncakta yatıyorum öylece, tüm kaygılardan uzak.Dert yok tasa yok,çok mutluyum,çocuğum zira,henüz on yaşlarında...Tekrar kapatıyorum gözlerimi, Tanrım! Bu ne müthiş bir ses.Hafiften esen rüzgarla mest olmuş,salınan,rüzgarla oynaşan kavaklar,tam bir musiki. -Sus cefri! yeter,havlayıp durma artık rüzgarı dinliyorum. Köpek umursamaz,yerde bir o yana bir bu yana dönüp cilve yapıyor sanki bana.Sonra babaannem geliyor,namı diğer Nazife Hatun.Elbisesinin üstüne giydiği eteği çok amaçlı kullanmış yine.İçinde bahçelerden bulduğu çürük çarık elmalar,ıhlamur yaprakları,falan filan… -Babaanne karnım aç,sakladığın yumurtalardan versene bana. -Yok yavrum yok,bak kümese orda vardır. Bilirim ki Nazife Hatun torunlarına kıyamaz,yok dese de biraz sonra bulur getirir bir şeyler.O da beni bilir,nazlıdır cılız torunu,öyle her şeyi yemez ;ama çok sever yumurtayı. Nazife Hatun tam bir köy kadını, cesaret ve dayanıklılık onda birleşmiş.Dağların kadını o,alıp başını gitmeyi,dağda kırda dolaşmayı çok sever.Ha, o dağlar sizin bildiklerinize benzemez,adı gibi bilir oraları,avucunun içi gibi.Oraları sanki bir yaren misali benimsemiştir.Kafası evde kalmaz,evde gelinler yapar zati işleri.Onun vazifesi etrafı kolaçan etmek ve torunların gönlünü etmekten ibarettir. Puslu gözleri uzaklara dalar bazen,yüzündeki kırışıklıklar belirir o zaman.Burnu bir kadına göre büyük sayılır,yazmasının altında ince ince örülmüş yerine göre iple ya da çatal iğneyle tutturulmuş ak pak saçları vardır.Bir bakarsınız işaret parmağını ağzına takmış, bir bakarsınız eller arkada birleşmiş dolaşır, dersin karakol çavuşu.Ne düşünür kim bilir?Belki kocası ,belki evladı.Beş yıldır felçliydi kocası, biz ona beybaba derdik.Eskiden nasıldı bilmem ama hastalık iyice aksileştirmişti onu.Annem onun iyi bir adam olduğunu söylerdi,merhametlidir derdi. Yedideğirmen derlerdi bizim köye,Rumlardan kalmış.Eskiden yedi tane değirmen taşı varmış,arkadaki derin havuzdan gelen suyla dönermiş taşlar.Sonradan sadece bir tanesi çalışır olmuş.Civar köylerden eşek yüküyle mısır,buğday getirirdi köylüler.Biz de onların eşeklerine binmek için binbir şaklabanlık yapardık.Bu işe razı olmayanlar hep aynı lafı ederlerdi: -Benim hayvan çok aksidir ha, atarsa sırtından karışmam. Dut ağacının altına atılmış eski bir değirmen taşı ve o ağaca kurulmuş başka bir salıncak.Taştan doğru bir bırakırsın kendini o hızla başka bir boyuta geçersin sanki,terki dünya eylersin,gökyüzüne bakarsın bir yandan uçar gibi.ne müthiş bir duygu! Genç kızlığımda bu anı hep özledim,nasıl yerleşmişse bilinçaltıma.Sonra hep rüyamda gördüm o salıncağı özellikle sıkıntılı zamanlarımda. Sallantıda olan işlerime dalaletti belki de… -Bırak sallanmayı, hadi tarlaya gidiyoruz orak biçmeye ,diye bağırıyor yengem. -Orda da salıncak kurar mıyız yenge? Hem patoz gelecek mi bugün,gelse de samanların içinde yuvarlansak. -Patoz gelmez bugün.Sen hayvanları ahıra dün bağladın da neye bugün bağlamadın ya? -Vallahi daha da bağlamam onları,inek saman derdine ayağıma bastı,ölüyom sandım.tövbeee İndim salıncaktan,bugün tarlaya gitmeyecektim,kuzenlerle “göle yatacaktık” Köyün alt tarafından akan berrak su yazın bunaltıcı sıcağından kurtulmak isteyenleri kendine çağırıyordu.Lakin çayın kenarında kum namına bir şey yoktu.Koca koca dizilmiş sıcak taşların üstüne yatıyorduk.Üzerimizde ise yengemin diktiği uyduruk mayolar,doksanlı yılların modası,modacılar görse dudakları uçuklarlardı. Az öteden “Sülük A…’nin kızı ” geçti,bize selam verdi. Bu tip lakaplar çok meşhurdu buralarda,herkesin vardı. Şahsen ben sülük diye bir lakabım olsun istemezdim,bunu düşününce irkildim. Taşların üzerinde yatarken üzerime vuran güneşle mayışmıştım,belki de hoşaf gibi kızarmıştım,aklımsa dünkü evcilik oyununda kalmıştı.Damın üstünde piriketlerle ev kurmuş,ceviz yapraklarından içi çamurlu dolmalar sarmış misafirlere ikram etmiştik.Sonunda yine kavga çıkmıştı saçma sapan bir nedenden.Oyun bitti de aşağı inemiyordum .Aşağıda geçen gün beni kovalayan külük mağrur bir şekilde geziyordu. Alçak külük , altı üstü yavrularını sevmiştim ,eve kendimi nasıl attığımı bilemedim.Annelik içgüdüsü işte! … Telefon çaldı,Nazife Hatun’un bir Nisan Şakası. ..Köyden gelen acı haber yüreğime oturdu kaldı,doksan yaşında Hakkın rahmetine kavuşmuştu.Zaman ne çabuk geçiyordu,koca çınar daha on yıl evvel evlat acısı yaşamıştı,ondan önce hayat arkadaşını kaybetmişti.Köyün virajlı yollarında giderken duygularım da bir o yana bir yana sapıyordu,anlattıkları geliyordu aklıma ne çok anısı vardı yeter ki konuşmaya zaman bulsun,ağır ağır anlatırdı Nazife Hatun. O yaşlı çınar ki çok değil bundan birkaç yıl evvelki karşılaşmamızda,soğuk bir kış günü sobanın üstünde kurban eti pişiriyordu.Evi kesif bir koku kaplamıştı da kimse yapma diyememişti.Bu sessizliğimiz onun sükunetinin bize sirayetiydi aslında.Dünyadan ve odadaki herkesten soyutlanmış,ilgisiz tepkisiz işine odaklanmıştı sanki çok ulvi bir vazife yapıyor gibiydi.Sobanın yanına oturduğunda iyice küçüldüğünü fart ettim,kedi yavrusunu anımsatıyordu.Çocukken bizi oynatan neşeli kadın yoktu artık,yitik bir hayal olmuştu. -Allah beni oğul uşağa muhtaç etmeden alsın, demişmiş. Dediği gibi de oldu,düşüp kırdığı kalça kemiğini ameliyata giderken biliyor olmalıydı dönemeyeceğini. Yatalak kalmaktansa ölmeği yeğlemişti sanki. Zira “ecel gelmiş cihana,baş ağrısı bahane” sözü uyarınca onun da bir bahanesi olmuştu. … Allak bullak olmuştu kafam;kulaklarımsa evden gelen Kuran sesinde,gözlerim kapalı.Neden sonra ayaklarım beni eve değil kavak ağaçlarının olduğu tarafa götürdü.Aslında vakit sonbahar olmalıydı.Sonbaharda yerler sarı-kahve kavak yapraklarıyla dolardı köyde,zemin görünmezdi.Yürürken hışırdasaydılar ben de tepeleseydim onları.Evet,sonbahar olmalıydı,ömrün tükenişini hatırlatmalıydı vakit.Bu bunaltıcı sıcak da nereden çıkmıştı? “Visal ateş,firak ateş,… “ Bu ayrılıksa bana zemheri soğuğunu hatırlattı;içim üşüdü,bedenim üşüdü,titredim… ( Aysun K.-01.01.09)

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Kuğunun son şarkısı [Deneme]

Kaknüs kuşunun hikayesiyle başlıyor kitap.Efsaneye göre bu kuştan sadece bir tane varmış ve bin yıl yaşarmış,gagasının her bir deliğinden ayrı bir nağme çıkarmış ötünce.Öleceğini anlayınca da etrafında ne kadar çalı çırpı varsa toplar,çırpınarak onları tutuşturur yanar gidermiş,tabi binbir güzel nağme eşliğinde.Küllerinden de yeni bir kaknüs kuşu doğarmış. Kökeni Yunan mitolojisine dayanan bu efsane zamanla islam edebiyatına da girmiş.Türk edebiyatında ise “Kuğunun son mahnısı” diye bir tabir varmış,kuğu hatırı sayılır bir kuşmuş ve ölmeden önce hoş sesler çıkardığından bu son bir şarkıya benzetilmiş.Beşir Ayvazoğlu kaknüsü ve kuğuyu Şeyh Galib’e ve Dede Efendi’ye benzeterek soruyor: ”Onlar da medeniyetimizin son güzel şarkısı değil mi?” 18.yy’da Osmanlı devletinin yetiştirdiği son büyük şairdir Şeyh Galib.O öyle değerli bir zattır ki 24 yaşında divan oluşturmuş,26 yaşında Nabi’nin Hayaraba’tından daha güzel yazacağını iddia ettiği “Hüsn-ü aşk” mesnevisini yazmıştır.Bu eser için Mevlana’nın Mesnevi’sini taklit etmiş diyenlere: “Çaldımsa miri malı çaldım” demekten çekinmemiştir.Mevlana’dan esinlenmiş olsa da Galib, özgünlüğü yakalamıştır eserinde.Sebk-i Hindi akımını etkisiyle kaleme aldığı eserinde; anlam derinliği,zengin hayal unsurları ve farklı mazmunlar mevcuttur.Hüsn ve Aşk’ın, Beni muhabbet kabilesinde dünayaya gelmesi,,Edeb okuluna gitmesi,Mollayı Cünun’ dan ders alması,Hayret adlı kişinin aşklarına mani olması ve Sühan’ın onlara yol göstermesi,Aşkın Hüsn’e kavuşmak için kalp ülkesinden kimyayı getirmeye çalışması…Bunlar, ilk bakışta sıradan bir aşk unsuru gibi görünse de esasen alegorik yazılan bu eserde, seçilmiş hiçbir şey tesadüf değildir,hepsi birer semboldür.Bu aşk yolu, Sufi’nin “seyrü süluk” yolunu gösterir ve bu öyle bir yoldur ki yüce aşka ulaşmak hiç de kolay değildir.Bu yolda insan ruhunun mücadelesi ve ıstırabları işlenmiştir.İşte bu yol “mumdan kayıklarla ateş denizini geçmek “ gibi muhteşem bir teşbihle anlatılmış eserde.Bu denizi geçebilen mürşid anlar ki “birlikte ikilik yoktur” Bu da” vahdeti vücud” anlayışına tekabül eder. “Öyle bir şulesi var ki şem i canın ,fanusuna sığmaz asumanın” Galib,insan vücudunu devamlı yanan bir muma benzetmiştir.Şemin içindeki iplik ,”rişte i can” yani can ipliği, ruhtur.Yüce aşkla yanan insanın da öyle bir şulesi vardır ki bu şule gökyüzünün fanusuna sığmaz. Bu yanıştan vazgeçenler de vardır elbet, zira “kimi terki namu şane kimi itibare düşer.” “O zaman ki bezmi canda bölüşüldü kale i kam ,bize de hisse i muhabbet dili pare pare düştü.” Galibin, “Yine zevraki derunum kırılıp kenare düştü…” diye başlayan bu gazeli, Dede Efendi tarafından bestelenmiştir.İnsanlar bu dünyaya gelmeden evvel ruhlar aleminde dağıtılmış neşe ve hüzün,biz ve bizim gibilere de parça parça olmuş bir gönül düştü dese de Galib; aslında bu durumdan şikayetçi değildir.Bilir ki mü’mine bu dünyada rahat yoktur.Var olan rahatlık ve neşe ise geçicidir ve yanılsamadır.Her şeyin sahicisinin başka bir alemde olduğunu bilen biri nasıl olur da bu dünya da huzur bulabilir ? Ney nasıl yurdunu özleyerek detli dertli çalıyorsa, insan da gerçek mekanı olan Rabbinin yanını özlemektedir her daim.Bu yüzden ölüm bir başlangıç yani ki “şeb-i arustur” onlar için. 3.Selim gibi derin ,hisli bir devlet adamının ki aynı zamanda şairdir,Galiple olan yakın dostluğu kimseyi şaşırtmamalıdır.Selim’in, Galib’in dizine yaslanıp huşu içinde onu dinleğini söylenir .Bu anı tasavvur etmek gerek tabi, Galib’in şarkısı eşliğinde: ”Ben bu sözden dönmezem devreyledikçe felek,şahid olsun aşkıma arzı sema sevmişem seni.” Galib’in her beyti esrarlıdır,muhteşemdir.Kendini eleştirenlere yine en iyi cevabı bir beyitle dile getirmiştir: ”Zannetme ki öyle böyle bir söz,gel sen dahi söyle böyle bir söz” İnsanın eşrefi mahlukat yani yaratılmışların en şereflisi olduğunu yine onun sözlerinde görürüz,Ey insan !Kendine iyi bak,sen alemin gözbebeğisin… “Hoşça bak zatına kim zübde i alemsin sen,merdum u dide i ekvan olan ademsin sen.” Tarihe damgasını vuran bu gönül ve fikir erlerinin erken yaşta terki dünya eylemeleri tabi bir tesadüf olamaz….Lakin, insan yine de kendini üzülmekten alamaz tıpkı Galibin babası gibi.Büyük şair 42 yaşında vefat ettiğinde babası “bu siyah sakallar bu beyaz kefene yakışmadı oğul ,senin yerine ben olmalıydım” demiştir.Şaire göre bu düğün gecesi olsa da geride kalanlar için kabulleniş zordur. Galib Dede desek de ona, kitabın ilk sayfasındaki minyatüründe resmedildiği üzere o,siyah sakallı,çekik gözlü,sivri burunlu ,sarıklı,cübbeli ve kolunun altına sıkıştırdığı kalın kitabıyla zihnimize nakşedilmiştir.

Yorumlar ?

Ne Demiş Atalarımız?

Dosya Gönder


YARDIM (VİDEO)

Tiyatro-Skeç