Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla



Şifremi Unuttum

Hesap Oluştur!

Google Tanıtımları

.::. Herokulalazim.com Sitemiz Kuruluşudur .::.

Ana Sayfa > Dağarcık > B Dağarcık

Harf Dizini
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | Q | R | S | T | U | V | W | X | Y | Z | Diğer | Hepsi

B

Sözlükte: 30 Bu harfle başlayan girdiler.

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BABAM ÖLDÜ [Şiirler]

Astım ağaca bütün kaybettiklerimi ve SENİ. Ağacım yeşermişken meyve vermez oldu. Doldurdum içime tüm hüzünlerimi ve SENİ, hüzünlerim bir bir dışarıya fırladılar bir tek sen kaldın içimde. Adam gibi hüzünlenmek bu olsa gerek. Yalnız senin için ağladım baba, gerçekten ağladım İçime aktı yaşlarım. bir-ay

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bağımlılık ve Özgürlük [Deneme]

Yazınızı buraya yazabilirsiniz. Asya\'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir. Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir. Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur. Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bağımsız Sözler 1 [Şiirler]

Tutup saçlarından hasretin Ölene dek asılacağım Çaresi yok Gönlüme dar bu dünyada Bir başıma yaşayacağım _________________ Hiç kalbiniz acır mı? Benimkisi acıyor... Bir sağa, bir sola kımıldıyor Denizde bir sandal gibi Ama iskeleye bağlı… _______________________ Tükenen günün sonundaki Telaşsızlığıma şaşarım. Oysa bu türküyü Ben söylemeliydim, ben söylemeliydim… ­­­­­­­­­­­­­­­­­ bir-ay

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BAHAR DÜŞLERİYLE ÖLMEK [Öykü]

Sokaktaki gürültüler artık ulaşmıyordu bile kulağına.Sıcacık bir banyo ve kendisine kucak açacak şefkatli bir dosta ihtiyacı vardı.Daha sonra günlerce uyumaya… “Hadi,kalk.Sabah oldu,kahvaltın hazır.”diyen bir ses duymak istiyordu kulakları Çok şey mi istiyordu?Belli ki çoktu istedikleri.Öyle olmasaydı ne işi vardı şimdi kaldırımlarda. Öylesine soğuk,öylesine acımasız esiyordu ki rüzgâr.Kar alabildiğine yağıyor,titreyen ellerini ısıtmaya yetmiyordu nefesi.Ayakkabıları ise çoktan terk etmişti ayaklarını.Her zamanki köşesine çömeldi. Kapılar…Yüzüne kapanan kahrolası kapılar…Kapılarda mıydı suç yoksa kapatanlarda mı?Cevabını kim verebilirdi bu sorunun? “Üşüyorum,anneciğim.Gel beni ısıt.”dedi sesli olarak.Sesini duyan olmadı.Gözlerini gökyüzüne çevirdi sonra.Kanatları zor açılan,belki de biraz sonra donacak olan birkaç karaltı gördü alaca karanlıkta.Onlardan ne farkı vardı ki…İnsan olması,kuşlarla aynı kaderi paylaşmasına engel değildi.Kuşlar yuvalarına ulaşabildikleri an kendisinden daha şanslı olacaktı üstelik.Onların sağlam kanatları vardı yine işe yarayan…Kendisinin ise sadece donmak üzere olan kolları… Hava iyice kararmış,sokaktaki tek tük ayak sesleri de duyulmaz olmuştu artık.Hiç kimse sormamıştı “gidecek yerin var mı?”diye Vücudunu topladı,dizlerini kollarının arasına aldı.Gözleri,uyumak için çırpınıyor,vücudu gittikçe ağırlaşıyor,ayakları karıncalanıyordu…Uyku bir kurtuluş olur muydu acaba?Bir boşluk içerisine düşer gibi olduğunu hissetti. Küçük bir öğrenciyken, öğretmeninin anlattığı ”Kibritçi Kız” masalını hatırladı.Kendisinin yakabileceği bir tek kibriti bile yoktu. Kim bilir, bu saatlerde kaç çocuk sıcacık sobanın başında babasına,annesine sarılıyordu. Kaç çocuk da kendisiyle aynı kaderi paylaşıyordu Kar taneleri,bir anda bahar çiçeklerine dönüştü,ağaç dallarında.Yüreğinin bir yerine kor parçaları koydular sanki.Artık üşümeyecekti.Yaşıtları sıcacık yataklarında uyurken,kendisini bahar çiçeklerini hayal etmeye mahkum edenler,taşıyamayacağı sorumlulukları yükleyenler omuzlarına…Sihirli sopayı gösterip sonra çekip gidenler…Yüzüne kapıları kapatanlar üşümeliydi bundan sonra. Sıcak bir kucak bulma ümidiyle yanına yaklaşan minik bir kediden başka varlığını hisseden olmadı.Kollarını son bir gayretle uzattı,kucağına aldı kediyi. “Biliyor musun,ben senin kadar şanslı değilim;çünkü beni koruyacak bir paltom bile yok.”diyebildi ancak. Moraran dudakları sustu.Kolları iki yanına düştü.Bir süre sonra katılaşan bedenini yoklayan minik kedi de terk etti onu Ertesi gün donmuş bedeninde darp izleri aradılar,bulamadılar.Suçluları aramak ise akıllarına hiç gelmedi. Sokak çocuğuydu o.Sokakta doğmadı;ama sokakta bahar düşleri kurarken öldü. Fazla bir şey istemedim sizden. Ne cicili bicili giysiler, Ne ekmek arası döner. Ne bisiklet,ne de bir genç odası. Bir kap yemek,biraz ekmek. Bir yatak.bir yorgan; Ve kapalı bir mekan. Hakkım yok muydu bu kadarına? ÜLKÜ DUYSAK 04.01.2002

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Başarının Sırrı [Soruluk Metinler]

Einstein’dan bir gün, hayatta başarılı olmayı matematiksel bir ifade ile anlatmasını istediler. Bu büyük fizik bilgini cevaben dedi ki: “Eğer (a) hayatta başarılı olmayı ifade ederse formül şöyle olur: a=x+y+z” “Bu formülde (x) çalışmayı, (y) de dinlemeyi gösterir.” Peki (z) neyi gösterir.” diye sordular. Einstein cevap verdi: “(z) de çenenizi tutmayı gösterir.

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bayram Bize de Gelecek [Öykü]

BAYRAM BİZE DE GELECEK Sevda, ilköğretim 7.sınıf öğrencisiydi.Yaşıtlarına göre daha neşesiz,daha yorgundu.Çocuk gönlüne yakıştıramadığı sıkıntılar onu erken olgunlaştırmıştı. Çocukluk,uzaklarda kalmış bir rüyaydı onun için.Göremediği,bir daha görmesi mümkün olmayan bir rüya…Onlar için yaşam ise şu an altında yaşadıkları kırmızı kiremitli tek odadan, ibaretti.O tek göz yer,hem oturma odası hem salon hem mutfak hem yatak odası hem de banyo idi. Sevda o gece, yaklaşan Kurban Bayramı’nın heyecanını kardeşi Serap’la paylaşmak istiyordu.Sırlarını,gözyaşlarını,kahkahalarını altına gizleyen yorganları,o gece de bayram heyecanını gizleyecekti. Yorganı başlarına çekerek,fısır fısır konuşmaya başladılar. -Kız,yatın artık!Bizi de uyutmuyorsunuz,diye bağırdı anneleri. Sevda: -Ama,anne! Biz sesli konuşmuyoruz ki,diye karşılık verdi. Arkasından babalarının sesi duyuldu: -Sesinizi duymayacağım,susun artık! İki kardeş sus pus oldular.Oysa henüz iki cümle bile kuramamışlardı.Sevda ağladı,Serap ağladı sessizce.İki kız kardeşin gözyaşlarını gören olmadı.Islanan yastık da bir süre sonra kurudu. Aslında her çocuk gibi bayram, onlar için de yeni elbiseler,yeni ayakkabılar demekti.El öpmekti…Avuçlarına konulmasını bekledikleri madenî paralar demekti;fakat bu güzelliği hiçbir bayram yaşayamamışlardı. Her gün içen; bağıran,çağıran bir baba;dayak yiyen aciz bir anne…Onların bayramı buydu. Sevda ablalığın verdiği bir duyguyla kardeşine sarıldı,kulağına : -Üzülme kardeşim!Bayram bir gün bize de gelecek,dedi. Serap bu cümleyi anlayamayacak kadar küçüktü. -Bayram nasıl geliyor abla?diye sordu. Sevda,bu soruya nasıl bir cevap vermesi gerektiğini bilemedi: -Geldiği zaman sana söylerim,dedi sadece. Kulağa fısıldama sırası Serap’a gelmişti: -Babası Gülcihan’a yeni ayakkabı almış.Bana gösterdi.Aynı benim istediğim ayakkabılardan.Sen de gördün mü?diye sordu ablasına. -Boş ver Gülcihan’ın ayakkabısını.Hadi uyuyalım da sabah erken olsun,dedi Sevda. Serap,ablasının yanaklarından,ablası da kardeşinin yanaklarından öptü.Bir süre sonra uyuyakaldılar.Rüyalarını neler süsledi,kim bilir?Belki bir çift yeni alınmış bir ayakkabı,belki cicili bicili elbiseler… Uykularının en derin yerinde annelerinin hıçkırığıyla uyandılar.Bu duruma alışık olmalarına rağmen, her defasında aynı korkuyu yaşamaktan alıkoyamıyorlardı kendilerini.İyice sarıldılar yorganlarına.Yorganın mitilini dişlerinin arasına sıkıştırıp,nefeslerinin bile duyulmaması için çaba gösterdiler. “Allah belanızı versin!”diyen bir ses kapının gıcırtısına karıştı sonra.Babaları kapıyı çekip gitmişti.İki kardeş biraz rahatladı. Sevda’nın annesini teselli edecek kadar gücü olmuyordu her zaman: -Ağlama anne,lütfen ağlama! diyebildi sadece. İdare lambasının ışığı altında görebildiği bir tülbenti alarak annesinin göz yaşlarını sildi. -Anne,babam neden seni dövüyor?Bize neden kızıyor?Biz ondan bir şey istemiyoruz ki.Ayakkabı bile istemiyoruz,dedi Serap. Annesi bu soruyu duymamış gibi davrandı: -Hadi,uyuyun çocuklar.Sabaha daha çok var,dedi ve yerinden kalkıp kapıyı sürgüledi. Bayram sabahı erkenden kalktılar.Sevda bayram sabahının sessiz güzelliğini yakalamak için pencereden baktı.Bayram namazına giden kimseleri gördü.Arkadaşlarının babaları da bayram sabahı erkenden kalkar, bayram namazına giderlerdi.Kendisi babasından böyle bir şey görmemişti hiç. Kahvaltı sofrasını kurdular.Sofrada pek bir şey yoktu.Sonra en temiz elbiselerini giydiler.Başka çocukların anne ve babalarının ellerini öptüğü bu bayram sabahında iki kardeş, yalnızca annelerinin elini öpebilmişlerdi;çünkü babaları o geceden sonra eve dönmemişti. Serap: -Anne,Gülcihanlara gidebilir miyim?diye sordu çocuk masumluğuyla. -Ne işin var,el alemin evinde?Otur,oyna işte,diye sert çıkıştı annesi. Serap burnunu çeke çeke bir köşeye oturdu.Küstü her şeye,herkese.Epey bir zaman yerinden kalkmadı. Kapılarına bayramlaşmak için sadece mahallenin çocukları geldi: -Bayramınız kutlu olsun,dediler hep birlikte. -Sizinki de kutlu olsun,dedi kapıyı açan Sevda.Anne!Şeker,dedi sonra. Oysa evlerine şeker bile alamamışlardı.Annesi ne diyeceğini şaşırdı.Kapıya gelerek: -Çocuklar kusura bakmayın.Bizim ufaklık çok yemesin diye saklamıştım,bulamadım,dedi. Çocuklardan en büyüğü: -Olsun teyze,önemli değil.Biz zaten bayramlaşmaya gelmiştik,dedi ve çekip gittiler. -Anne,şekeri nereye sakladığını bulursan bana da verir misin?diye sordu Serap. Hayatın gerçek yüzü, görünen yüzü değildi elbette.Sözlerine hayatın farklı bir yüzünü ekleyerek yalan söylemişti.Yalanını sürdürmek zorunda olduğunu düşündü: -Tamam,bulursam ilk önce sana vereceğim,dedi. Serap’ın yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı: -Abla sana da şeker versin mi annem?diye sordu. Şeker Sevda’nın umrunda bile değildi.O buralardan gitmek istiyordu.Uzaklara… hem de çok uzaklara...Her günün,özellikle de bayram günlerinin güzel ve anlamlı yaşandığı bir yerlere...Yapabileceği tek güzel şey ise o anda sokağa çıkıp dolaşmaktı. -Gel çıkıp gezelim, dedi kardeşine. Kardeşi bu teklife çok sevindi.Birlikte çıktılar,kırmızı kiremitli, tek odalı evlerinden.Yol boyu, bayramlıklarını giymiş, kapı kapı dolaşan ya da annesinin,babasının elinden tutmuş akraba ziyaretine gitmekte olan çocuklara rastladılar. Bayramın en güzel yanı, birilerini ziyaret etmekti.Büyüklerin ellerinden,küçüklerin yanaklarından öpmek,yetimlerin başını okşamaktı.Yetim değillerdi;ama yetim gibiydiler.Saçlarına, içinde sevgi dokunuşları bulunduran eller deymeyeli çok olmuştu.Bir süre dolaştıktan sonra: -Hadi.eve dönelim,dedi Sevda. Eve dönerken,sokağın daha da hareketlendiğini gördüler.Kurban kesenler işlerini bitirmiş,kestikleri kurbanın etlerini dağıtıyorlardı. Sevda’nın eli, kapının ziline dokundu.Büyük bir gıcırtıyla açılan tahta kapıda babaları duruyordu.Önce biraz ürktüler.Sonra babalarının yüzündeki tebessümü görünce rahatladılar. -Bayramınız mübarek olsun yavrularım,dedi babaları. Babalarının sesinin,hiç bu yumuşak olduğunu duymamışlar,yüzünü ise böylesine güler görmemişlerdi şimdiye kadar.Ne olmuştu?Yoksa gördükleri yalnızca bir rüyadan mı ibaretti? -Elimi öpmeyecek misiniz?diye sordu babaları. Bir süre öylece kalakaldılar.İlk hamleyi,Serap yaptı.Babasının açılan kollarında buldu kendisini.Babası kızını kokladı… Kokladıkça ağladı.Sevda bu manzara karşısında duyarsız kalamadı.Babasının yanına yaklaştı,ellerini tutarak, dudaklarını babasının eline değdirdi.Sıcacık bir duygu sardı ruhunu tarifi olmayan.Bir baba kokusu doldurdu içini.Sarıldı babasına sımsıkı;sarılamadan geçirdiği yılların öcünü alır gibi.Gözlerinin yaşı babasının yanaklarını ıslattı.Sonra kardeşine sarıldı: -Sana söylemiştim,bayram şimdi bizim eve de geldi,dedi. Babası,elindeki paketten bir çift ayakkabı çıkardı ve Serap’ın ayaklarına giydirdi. Sevincinden ne yapacağını bilemeyen Serap: -Abla bak,ne güzel değil mi?Gülcihan’ınkinden daha da güzel,dedi. -Çok doğru kardeşim.Düşler gerçeğe dönüşünce hiç güzel olmaz mı?dedi Sevda. Bütün bunlar kapının eşiğinde yaşanıyordu.Olanları odanın bir köşesinden seyreden anneleri de yanlarına geldi.Sonra babası Sevda’ya da bir paket uzattı. Sevda, paketi babasının elinden alırken bir açıklama bekler gibiydi.Bunu hisseden babası: -Biliyorum,”bu aksi adam nasıl böyle değişebildi?”diye düşünüyorsunuz hepiniz.Sizlerden uzak kaldığım saatlerde, bu yaptıklarımın hesabını, Yüce Rabbim’e nasıl vereceğim?diye çok düşündüm.Cevabını bulamadığım bu sorunun bir cevabı olmalıydı.Geceler boyunca dua ettim.O’nun affına sığındım.Sizlere yaşattığım kötü günler için sizden de beni affetmenizi istiyorum.Bir daha asla olmayacak,dedi. Kırmızı kiremitlerle örtülmüş çatının altındaki o tek odalı ev, hepsi için muhteşem bir saraya dönüştü.Bayram onların evine de gelmişti artık… ÜLKÜ DUYSAK

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bebek(manzume) [Deneme]

Yazınızı buraya yazabilirsiniz. Arkdaşlar yazacağım şey bir manzume.\"Bebek\" hikayesini hepiniz bilirsiniz.Düzyazıyı manzumlaştırma konusunda öğrencilere örnek olması için yazmıştım. BEBEK Bir gün dünyaya gelecek bir bebek, Döndü Allah\'a sordu gülümseyerek, Ben o kadar zayıf ve güçsüzüm ki... Yalnız başıma yaşayamam ki... Allah cevap verdi:Meleklerin içinden, Birini seçtim en iyilerinden. Sana şarkılar söyleyip gülümseyecek. Benim yokluğumu hissettirmeyecek. Bebek sordu:Ya onların lisanı? Bilmiyorum.Nasıl anlarım anlatılanı? Meleğin sana öğretecek en güzel sözleri. Onunla anlayacaksın bütün dilleri. Ya gelince senle konuşma zamanı? Buna yeter mi insan lisanı. En güzel duaları ondan öğreneceksin. Elini kaldırıp benden dileyeceksin. Bebek sordu:Ya kötü insanlardan? Nasıl korunurum onların zararından. Tam bu esnada gelen bir sesle, Anladı gideceğini,sordu hevesle. Ne olur rabbim!Senden muradım: Meleğin adını henüz duymadım. Bunu yakında öğreneceksin. Zira sen ona \"anne\" diyeceksin. Abdurrahim Güneş

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BEKLENMEYEN [Deneme]

Yıllar sonrasında, Tatlı bir telaş içinde, Gündelik yaşamın sıkıntılarında, Bir sokak ortasında, Bakışlarımız buluşmuştu yeniden Ansızın gözlerimizde Öylece geçip gittin yanımdan... Hep bugünü beklemiştim O büyülü anın geri gelmezliğini Öylece geçip gittin yanımdan Anlamsız bakışlarımla kaldım ortada Hayal ettiğim sihrin üzerinden Öylece basıp geçtin Bir camın ardında uzandı yollar Ben yine Yalnızlığımı alıp,gittim yanından... GÜLTEN ÖRMECİ

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BEKLENMEYEN [Şiirler]

Yıllar sonrasında, Tatlı bir telaş içinde, Gündelik yaşamın sıkıntılarında, Bir sokak ortasında, Bakışlarımız buluşmuştu yeniden Ansızın gözlerimizde Öylece geçip gittin yanımdan... Hep bugünü beklemiştim O büyülü anın geri gelmezliğini Öylece geçip gittin yanımdan Anlamsız bakışlarımla kaldım ortada Hayal ettiğim sihrin üzerinden Öylece geçip gittin Bir camın ardında uzandı yollar Ben yine Yalnızlığımı alıp,gittim yanından... GÜLTEN ÖRMECİ

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bekleyiş [Şiirler]

Bekleyiş Rüzgara gem vurulmaz Azizim. Bunu anla. Delirmiş çıldırmışım ben Ne kelepçe dayanır ne pranga. O nur yüzlü yari beklerim Tozlu topraklı yollarda Bulamazsam da düşlerimde beklerim Umudum içimde kor gibi hala. Gönül dayanmaz bu hasrete Dalgalar önünde kum olursun Dağ taş ararsın belki Bulamaz divane olursun. Gelecek bir gün elbet Biliyorum yakındır. Sabret deli gönül sabret Hasretin takatindir. Sinan SAYILIR

6 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bela [Güzel Sözler]

Kula bela gelmez azmayınca, kul belasını bul hak yazmayınca.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Belirsizlik [Deneme]

Yol alırken belirsizliğin derinliklerine bir gemi misali rotasız; çekilir mi bu anlama kabızlığı çektiğin hayat sevgisiz, amaçsız?.. Nihai sonun keskinliğiyle yontulurken bedenin gözün ister açık olsun isterse kapalı ne fayda? \"Yol\" adına ne var ortada kesinliği saptanmış? Sahip olduğun sığlıklarla ne derece çizlebilirki bu yol? O da belirsiz. Bu bıktırıcı belirsizlikler kayıtsızlıklara gebe bıraksa da bizi sorun değil. Yeter ki doğum olsun sonu. Ortada doğum sancılarından başka bir şey de yok. Çocuk gelmemekte ısrarlı.

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Belki [Şiirler]

Yüzler aydınlandı meçhul bir ışıkla; Yeryüzündeki tüm karalar ak; tüm kirliler temiz. Umutlar göğe yükselir, farklı bir lezzette dilimiz, Bazen harelenir gözümüzde biz kimiz, neyiz? Acıya dayanıklı yürekler endişe örülü gelecekler, Cennette açan gül kokusu kadar uzaktır her şey size; Tüm yalanları hep kendimize söyleriz, hep bize! Görmediğimiz beldeler kadar sisli bilmediğimiz gerçekler; Bir gün yüzünü bize gösterecek ve haince gülecekler! Sahne ışıkları gibi sönmeye hazır hevesler, istekler, Günün birinde ayağa düşecek kirlenecekler! Hazan yapraklarına benzer büyük sevgiler, Rüzgara kapılıp usulca gidecekler…

6 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BEN ESKİ SEVGİLERİ SEVERİM [Şiirler]

Ben eski sevgileri severim. Ruhum bedenimle uyumsuz, Yorgunum, yeniliklerden yorgunum. Ben eski sevgileri severim, Geçmişten kalan ilmek ilmek dantel İşlerken sevgiyi binbir emekle gönlüme, Bana bu sevgiyi kim verebilir? Kim verebilir? Şimdi sıradan bir çocuk olmuş bebeğim, Çocuğum, seni bile geçmişinle severim. Ben eski sevgileri severim. Ben eski sevgileri severim. Yarım kalmışlıklarım öyle çok ki benim, Eski bir dost, Kusursuz olup da yerleşiverir gönlüme, Özlerim, geçmişimi özlerim. BİR-AY

5 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ben sadece [Şiirler]

BEN SADECE Karanlıklar içindeyim güneşler içinde, Yanıyorum kutuplarda ateşler içinde, Bir ses,bir ışık, Aklım karmakarışık, Hayatlarımız pembe görünse de, Aslında acı birer hıçkırık, İzmariti atılmış bir sigara gibiyim, Üzerime basma! Tanımadın mı,ben sevgilinim. Ben sadece kül oldum ardından, Çöpçünün süpürdüğü izmaritin birisiyim.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bendeki Sen [Şiirler]

Bendeki Sen Yeşilin binbir tonusun bende Ve mavinin serinliği... Kapkara bir geceden açılan Yıldızlarca penceresin belki de... Sapsarı güneşsin yüzümde Beyaz bir yolculuksun Bir kalpten diğerine. Belki mor bir yakarışsın Elma kızılı dudaklarımda. Ne yeşilin bin bir tonunu Unutabilirim Ne mavinin serinliğini. Ne de kömür karası gözlerinin Ürküten derinliğini. Sinan SAYILIR

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder BERDUŞUN İMKANSIZ SEVDASI [Şiirler]

AŞKIN ADI SEN OLMALISIN ADIN BİR MASAL SESİN ŞARKI ELLERİN HAYAL BEN BİR YALAN OLMALİYIM ADIM BİR BOŞLUK SESİM SESİZLİK GÖZLERİM KÖR TEK DOĞRU SEN OLMALISIN CANIM YANDIĞINDA SEN OLMALISIN YANIMDA SEN SİLMELİSİN AKAN YAŞLARIMI

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bilimsellikten Uzak Bir Eğitim Sistemi [Deneme]

BİLİMSELLİKTEN UZAK BİR EĞİTİM SİSTEMİ Eğitim sistemimiz hantallaşmış, bilimsellikten uzaklaşmış ve çoktandır çöküş sürecine girmiştir. Bugünkü eğitim sistemimiz, İslamiyet’i kabul ettiğimiz tarihteki sadece dini bilgileri öğrenme amacıyla başlamış olan daha sonra ‘’falakalı ve eti senin kemiği benim’’ günlerinden geçen eğitim anlayışının devamıdır. Eğitim sistemimiz tarihten günümüze değin temelden hiç değiştirilmediği ve işin uzmanlarından oluşmuş herhangi bir komisyonun ciddi bilimsel araştırmalarına konu olmadığı için insanın doğasına aykırı bir hal almıştır. İnsanımıza yarar sağlayacağı yerde zarar vermektedir. Harcanan bunca emek, zaman ve para eğitim aracılığıyla üretime dönüştürülmezse Türkiye sınıfını geçemez. Ortaöğretim kurumlarındaki gençler sadece kazma kürek kullanarak çalışsaydılar Türkiye’yi yokuşlardan kurtaracaklardı. Her yeni hükümet döneminde milli eğitim bakanlıkları eğitim sistemimizi mükemmelleştirme hevesiyle sarhoş olup sistemde binbir değişiklik yaparak sistemi kurtaracaklarını zannediyorlar. Yönetmelikler ikide bir değiştiriliyor. Bu değişen yönetmelikleri takip etmekten biz öğretmenlerin başı dönmektedir. Bir yönetmeliği daha tam anlayamadan, uygulayamadan modayla yarışırcasına yeni bir tanesi çıkar durur. Eğitim sistemimiz böyle parça parça değiştirilmekle hayata dönmez. Evdeki eskimiş bir eşyanın sürekli bir yerlerini tamir edip duracağımıza onu bir eskiciye verip mağazadan çağın ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir eşya almak her zaman daha karlı olmuştur. Eğitim sistemimiz o kadar çok yamalanmaktan öz bezi kaybolmuş bir bohça haline gelmiştir. Bu yamalı bohçanın her tarafından bir uyumsuzluk ve bir zıtlık fışkırmaktadır. Artık bu çirkinleşmiş ve belirsizleşmiş yamalı bohçayı çöpe atmanın zamanı çoktan geçmiştir. Eğer, ‘’Eleştirmek kolay, doğrusunu göstermek zor.’’ diyorsanız. Ben bu hususta biraz kafa yordum ve yeni bir sistem teklifimi aşağıda birkaç aksaklığı dile getirdikten sonra kısaca açıklayacağım. Eğitim sistemimiz mumyalaşmış, kocaman gövdesiyle ortada öylece durmakta, herhangi bir işlevselliği ve olumlu etkisi pek olmamaktadır. Verdiği zarar yararından kat kat fazladır. Okullarımızın çoğu şekil ve yapı itibariyle insanın doğasına uymamaktadır. Kimileri korkunç görünümlü, kimileri bahçesiz ya da daracık beton bahçeli, kimileri yüksek duvarlı… adeta topraktan gelen insanı topraktan uzaklaştırıyorlar. Her tarafı beton blokları olan okullarda çocuklarımız bilgiyle değil sinirle yükleniyorlar. Sıkıcı ve sıkışık sınıflarda çocukları temiz hava almaya hasret bırakıyoruz. Bunlar da yetmezmiş gibi bir sürü yasakla onları köşeye sıkıştırıyoruz. Henüz oyuna, gezmeye doymamış; hayatı tanımamış çocuğu hayattan kopararak kolundan tutup zorla okula tıkıyor ve hayatını monotonlaştırıyoruz. Çocuk okula gelir gelmez onu bilgi bombardımanına tutuyoruz. İlgi duysun ya da duymasın, ihtiyacı olsun ya da olmasın bir sürü bilgiyi öğrenmek zorunda bırakarak onu daha yolun başında bilgiden de bilimden de korkutarak hayatı boyunca bundan soğutuyoruz. Çocuğu sabahın köründe gördüğü rüyasından uyandırıyoruz. O saatte iştahı olmadığı için onu kahvaltı etmeden okula yolluyoruz. İlk derslerde uyku sersemliğini henüz üzerinden atamamış ve aç olan çocuk kendini ne oranda derse verebilir? Üstelik çocuk bu haliyle üst üste hiç dinlenmeden altı saat derse girecek. Karnı acıkınca da okulda sağlıksız yiyecekler tüketecek. Çocuğumuzun sağlığını bu şekilde bozduktan sonra ondan başarılı olmasını bekliyoruz. Bir öğrenciyi her ders için ayrı ayrı birçok sınava tabi tutuyoruz. Çocuk zayıf not alıp eksiklik duygusuna kapılmamak için kopya çekmekte bir sakınca görmez ve öğrencilerin çoğu kopya çekme isteği duymaktadır. Çocukları, kopya çekmek zorunda bırakan sistem onları ileriki yaşlarda hırsızlığa. dolandırıcılığa, hile yapmaya alıştırır. Aile çocuğuna temel davranış kazandırmada genellikle yetersiz kalıyor. Dışarı çıkan çocuk arkadaşlarından küretmeyi, kavga etmeyi, bencil olmayı… öğrenir. Sokaklara başı boş bırakılan çocuklar yaşadığı bu sokakların birer davranış çöplüğü haline gelmektedir. Ayrıca televizyonların olumsuz etkileri saymakla bitmez. Bütün bunlara karşı eğitimin müdahalesi geç ve yetersiz kalmaktadır. Orta öğretimin birçok kurumunda bozuk davranışlı öğrenciler yüzünden doğru dürüst bir eğitim öğretim gerçekleşememektedir. Öğretmenler bazen böyle okullarda öğrenciler karşısında acınacak hale gelirler. Öğrenci öğretmene zorluk çıkarmayı, onu takmamayı kendisi için arkadaşları arasıda en iyi reklam aracı olarak görmektedir. Öğretmen de zayıf görünmemek için öğrenciler karşısında kendini güçlü ve korkusuz gösterme gereği duyuyor. Hatta acımasızlaşanlar da vardır. Okul idarelerinin gözünde de bazen en iyi öğretmen öğrencilerin kendilerinden köşe bucak kaçtıkları öğretmenler oluyor. İdarecilerimizin çoğu da öğrenciler üzerine saldıkları korkuyla öğrenciler arasında ün kazanmışlar. Sınıflarda otoriteyi kaybetmekten korkan öğretmenler de gülümsememeyi, asık suratlı olmayı, kabaday görünmeyi gerekli görürler. Hiçbir öğretmen gerçek kişiliği ve doğal haliyle sınıfa girmemektedir. Yani maske takmayı, sorunlarımızı şiddet kullanarak çözmeyi okulda öğreniyoruz. Biz insanoğlu o kadar tembeliz ki ihtiyaç duymasaydık iki ayak üstünde yürümeyi bile öğrenemezdik. Halbuki öğrenciye ısrarla öğretilmeye çalışılan bilgiler öğrencinin o anda hiç ihtiyaç duymadığı belki de ömrü boyunca kullanmayacağı bilgilerdir. İnsan bir şeyi ya ihtiyaç duyduğu için ya da zorunda kaldığı için yapar. Aynı derslikte zeka ve yetenekleri arasında uçurumlar bulunan öğrenciler bir arada bulundukları için iyi öğrenciler düşük tempolu öğrencilerle aynı hızda yürümek zorunda bırakıldıklarından onların da gittikçe yetenek ve zekaları körelmektedir. Bu sistemle öğrenciler ne kadar çabalasalar da belli bir yüzdelik dışındakilerin çabaları boşa gitmekte ve çok çabaladığı halde bir sonuç elde edemeyen çocuğun psikolojisi altüst olmakta hayat karşısında karamsar bir birey olmaktadır. Ayrıca ta eğitimin başından sonuna kadar bütün öğrenciler ÖSS’ye yönelik bir çalışma programına göre hareket ettikleri için yaratıcılık ve pratikten yoksun kalıyorlar. Çocuk daha okula başlar başlamaz ona çizgi çizmeyi, okuma yazmayı öğretmeye ve harf ya da fiş ezberletmeye çalışıyoruz. Amaç bir an önce çocuğa okuma yazmayı öğretip bunu idare veya müfettişlere göstermektir. Sonraki dönemlerde de çocuk sanki bir makineymiş gibi ona istediğimiz bilgileri istediğimiz anda öğretmeye kalkarak onu öğrenmekten tiksindiriyoruz. İnsanın ruhsal durumu her şeyi her zaman sevmesine izin vermez. Her ne kadar öğrenciyi derse motive etmeyi ustalıkla deneseniz de. Eğitim sistemimiz hükümetlere bağlı olduğu için her gelen yeni hükümet kendi siyasi düşüncelerine göre onu şekillendirmeye çalışır ve böylece sistem şekilden şekle girmektedir. Halbuki eğitim bir ülke için o kadar önemli ki onu gelip geçici acemi ellere emanet etmemek lazım.eğitimin gelişimi ve yönetimi iyi yetişmiş, nitelikli, tarafsız bilim adamlarından oluşan bir komisyonun elinde olması gerekir. Yani eğitim siyasetten bağımsız olmalı. Şimdi yeni bir eğitim sistemi teklif ediyorum. TEKLİF ETTİĞİM EĞİTİM SİSTEMİNİN BİRKAÇ ANA ÖZELLİĞİ 1- İnsan için öğrenmenin yaşı yoktur yani beşikten mezara kadar herkes eğitim hizmetinden yararlanabilmeli. 2- Öğretmen kendini otomatik olarak geliştirmek ve yenilemek zorunda kalacaktır. 3- On üç yaşından sonra eğitim zorunlu olmaktan çıkarılacak. İstek ve ihtiyaç esas olacak. 4- Derste ve sınıfta kalma, öğrenci kayıt evrakları, devam zorunluluğu olmayacak. 5- Eğitim-öğretim mekanları yaşam mekanlarına yaklaştırılacak. Eğitim yaşamdan kopuk olmayacak. 6- Camiler sadece namaz kılınan koca mekanlar olmaktan çıkarılacak. Bütün halkın dini hizmet ihtiyaçları buralarda iyi yetişmiş imam-öğretmenler tarafından karşılanacak. 7- Öğretilecek dersler yörelerin özellik ve ihtiyaçlarına göre belirlenecek. Örneğin Gaziantep civarlarında birkaç saatlik Fıstık Yetiştiriciliği dersi konulmalı. 8- Öğrenmeyi hızlandıran ve kolaylaştıran kişinin ilgi ve ihtiyaçlarıdır. Onun için ilgi ve ihtiyaç duyanlar okula geleceğinden eğitim daha verimli olacak. 9- Okula her yaştan insanlar birlikte geleceği için kuşaklar arasındaki yabancılaşma ile kız ve şiddet olayları minimuma inecek. 10- Meslek öğrenmeye yönelik atölye ve işletmeler yaygınlaşmalı. 11- Öğretmen şimdiki gibi bir sürü evrak ve öğrenci işiyle uğraşmayacağı için daha çok derse girer ve böylece ihtiyaç duyulan öğretmen sayısı ile kağıt sarfiyatı azalacak. 12- Öğrenci öğretmenini kendisi seçecek. 13- Kişi bugün öğrendikleriyle yarın iş yapacak. BU SİSTEMİN UYGULANMA ÖZETİ Hamilelikten Yedi Yaşına Kadarki Dönem Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur gerçeğinden hareketle devlet zamanında çocuğun fiziki ve ruhsal sağlığı için gerekli tedbirleri önemle almalı. Bu konuda anne ve babalar ile adaylar eğitilmeli. Çok önemli bu dönemdeki çocuğun eğitimi bilinçsiz ailelere bırakılmamalı. Hükümet ile belediyeler işbirliği yaparak her semtte, her mahallede, her yerleşim yerinde çocukların oyun, eğitim, eğlence gibi ihtiyaçlarına yönelik ‘’ÇOCUK YAŞAM BAHÇELERİ’’ tesis etmeliler. Her yerde çocuğun hareket etme alanları yok edilmiştir. Çocuklar için en iyi eğitim aracı oyunlardır. Arkadaşlarıyla oynayan çocuk hayatın kurallarını, rekabet etmeyi, kendini başkasının yerine koymayı, dostluk kurmayı, işbirliği yapmayı, grup için fedakarlıkta bulunmayı öğrenir. En önemlisi zekası gelişir. Yaşamın kendisi gerçek bir oyundur. Her insan sürekli çevresindekilerle oynamak zorundadır. Bazen kazanır bazen kaybeder. Yaşam sahnesinde her bireyin karşılaşmak zorunda olduğu rakipleri vardır. Onun için çocuk bu yaşam bahçelerinde on beş yaşına kadar doya doya oynayabilmeli Bu bahçelerde çocuk gelişimi alanından mezun olmuş öğretmenler görev yapacak. Bebek ve küçük çocukları buralara anneleri getirip başlarında duracak. Böylece annelerin bir araya gelip tecrübelerini paylaşmaları ve görevli öğretmenlerin bilgisinden yararlanmaları sağlanacak. Çocuklar yaşam bahçelerinde suyla, çamurla, kum-çakılla, tahta-çubuklarla, yap-bozlarla, değişik oyuncaklarla yeterince oynamalarına ve bunlardan eserler yapmalarına imkan sağlanmalı. Çocuğun en mutlu olduğu an kendi başına bir iş yapmayı başardığı andır. Çocuklar buralarda birbirinden farklı kuralları olan oyunlar oynayabilmeli. Bu bahçelerde masal dinleme ve tiyatro gibi yararlı etkinliklere de yer verilmeli. Bu bahçeler anaokulu gerekliliğini de ortadan kaldıracak. Yedi-On Üç Yaş Arası Dönem Bu yaştaki bir çocuk geleceği için neyin yanlış ve doğru olduğunu bilemez. Bu yüzden çocuğu fazla sıkıştırmadan yedi ile on üç yaş arasında okula zorunlu olarak devam etmesi sağlanmalıdır. Bu dönemde çocuğa okuma-yazma,Türkçe ile hayatında gerekli olacak temel bilgiler öğretilmeli. Devamsızlık ve sınavlar konusunda çocuk fazla sıkıştırılmamalı. Karne ve diploma bu dönemde olmayacağı için yapılacak sınavlar başarıyı geliştirmek amaçlı olmalı. Bu dönemde konular daha çok oyun ve etkinlikler yoluyla kavratılacak. Örneğin dört işlem konusu alışveriş oyunlarıyla, tarih hikayeleştirilerek, sinemalaştırılarak öğretilmeli. Çocuklar sık sık açık havaya çıkarılmalı, doğa gezileri düzenlenmeli, çocuğun dört mevsimi doğada yaşaması ve gözlemlemesi ile hayvanlarla haşır neşir olması sağlanmalı. Hayvanlar çocuğun ruhen ve mantıken sağlam olmasında çok önemlidir. Hayvanlar insanoğlunun ilk öğretmenleridir. Eminim biz insanlar ilk yüzmeyi balık ya da kurbağalardan öğrenmişiz. Çocukken yaptığım çobanlık sırasında hayvanların bana kazandırdıklarını okulun kazandırdıkları kadar önemli buluyorum. On Üç Yaş Üstü Dönem Eğitim sistemimizdeki asıl değişiklik bu dönemde olacak. Kişi on üç yaşından sonra okula gidip gitmemekte tamamen serbest olacak. Bunun yanında kişi ölene dek ihtiyaç duyduğunda eğitim hizmetlerinden yararlanabilecek. Bu dönemde sınıfta kalma, diploma, devam etme mecburiyeti, sınıf defteri, öğrenci kayıtları yazılı ve sözlü sınavlar, temiz ve uygun olmak şartıyla kıyafet mecburiyeti olmayacak. Kişi işindeki bilgi ve becerisini geliştirmek amacıyla bir derse girdikten sonra ömrünün sonuna kadar aynı ya da başka derse ister girer ister girmez. Mardin’den İstanbul’a giden bir vatandaş ertesi gün gittiği yerde hiçbir belgeye gerek duymadan istediği derse girebilir. Eğitim kişinin işini yapmasını ve seyahat etmesini engellemez. Okullarımızdaki şimdiki derslikler kullanılmaya devam edilecek. Her öğretmen dersini sürekli aynı derslikte işleyecek. Eğitim –öğretim üç yüz altmış beş gün aralıksız devam edebilecek. Yakın okulların branş öğretmenleri bir araya gelerek birbiriyle uyumlu yıllık ders planlarını hazırlayıp bu planları şehrin en işlek yerindeki panoya asacaklar. Bu panodaki yıllık planlara bakan herhangi bir vatandaş hangi dersin, hangi konunun, hangi okul ve derslikte, hangi tarih ve saatte hangi öğretmen tarafından öğretildiğini görecek ve ona göre istediği öğretmenin istediği dersine devam edebilecek. Vatandaşlar tarafından tercih edilmeyen öğretmen eksikliklerini tercih edilen öğretmenin dersine girerek giderebilir ve tercih edilmenin sırlarını öğrenebilir. Buna rağmen belli bir süreye kadar fazla tercih edilmeyen öğretmenin kendine çeki düzen vermesi şartıyla görev yeri isteği dışında değiştirilmeli. Temel dersler basit, orta ve ileri düzey şeklinde de planlanabilir. Her ders için lise bitirme düzeyinde her yıl ayrı ayrı merkezi sınavlar düzenlenecek. On dokuz yaşını dolduran herkes bu sınavlara istediği kadar girebilecek ve bir ders için bu sınavlardan aldığı en yüksek not kişinin geçerli notu olacak. Merkezi sınavlardan alınan notlar merkezi bir yerde saklanacak ve kişi istediğinde onun notları bir belge ile kendisine verilecek. Kişi bu belge ile diploma gibi işlere başvurabilecek. Uzmanlık (Üniversite) Dönemi ÖSS’e tamamen değişecek. Üniversiteler de birer uzmanlık okuluna dönüşecek. Artık doktorluk, avukatlık, mühendislik, öğretmenlik gibi her alanın kendine özgü şartları olan sınavları olacak. Örneğin tıp alanında uzman olmak isteyen kişiden alanla ilgili bazı derslerin lise bitirme düzeyindeki notların belli bir düzeyin üstünde olma gibi özel şartları yerine getirmesi istenilecek. Yaş gibi başka koşullar da konulabilir. Nureddin AKSAN Adres: Misak-ı Milli İlköğretim o. Mardin/DARGEÇİT

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bir "SEN" i Yaşayamadım [Şiirler]

Alacakaranlığın aydınlığını, Ümitsizliğin ümidini, Haykırışların sükutunu, Fırtınanın sakinliğini de yaşadım. Hepsine alıştım, Bir sensizliğe alışamadım. Hayatın tüm güzelliklerini, Yaşamayı, sevmeyi Ümit etmeyi, hülyalara dalmayı Dostlukları, mutlulukları, Hepsini yaşadım Bir \"SEN\"i yaşayamadım. SiirseL ( Murat DURAN )

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bir Avuç Yıldız [Şiirler]

bir avuç yıldız vardı ellerimde parlaklığını içtiğim bir avuç yıldız vardı ellerimde kimseden gizlemediğim tek tek söndürüyormuşum oysa farkında olmaksızın tek tek sönerken görememişim beni bekleyen karanlığı avuçlarımdaki son yıldız kayınca anladım çok geç kaldığımı avuçlarım karanlık şimdi acımı anlamıyor kimse bazen, sen bile yıldız dermek için çıksam gökyüzüne bir kuyruklu yıldıza binsem bir yürek dolusu yıldızla dönsem geriye “al” desem, yitirdiklerimden de fazlasını döksem yüreğine aydınlansa kararan gökyüzü kaldırım taşları rengini döken ağaçlar gözlerime çöken sisli dünya... avuçlarımı açtım, baksana

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bir Bahar Hikayesi [Şiirler]

BİR BAHAR HİKAYESİ Biz iki körün birbirini tanıması kadar uzakken Bir kez gözlerimiz, bir kez parmak uçlarımız Değmemişken birbirine, Paylaştığımız her güzel an için minnettarım sana. Kelimeler sonsuz gölgelerlinde erirken; Alfabenin son harfi, harflerin altında ezilirken; Ellerimin mürekkebe küskünlüğü ne zamandı? Ne zamandı bıraktığımız kalemin, Körcesine bir aşk tırmanıyordu ucunda? Oysa bir kez bakıştık , bir kez dokunduk. Ayrı yönlere akarken zaman ırmağında. Biz iki körün birbirini tanıması kadar uzakken, Bir kez gözlerimiz, bir kez parmak uçlarımız Değmemişken birbirine, Paylaştığımız her güzel an için minnettarım sana.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bir kış birikiyor içime [Deneme]

İçimde bir kış birikiyor, bahara hazırlıksız. Sararmış umutlarım dökülüyor sözlerimden. Gözlerimdeki güneş ısısını yitiriyor. Renkler gri. Gri...suskunluğumun rengi. Ellerim soğuyor, yüreğim gibi. Bir kış birikiyor içimde, bahara isteksiz. Kar yağıyor yaşam ateşimin üstüne, ölüm yerine. Kar, umursamazlığıma inat yağıyor. Anılar, buğulu camlardaki silik çizikler gibi, silikleşiyor. Saatler nereye ve niçin koşturuyor, yüreğim boşluğa kurulmuşken? Bir kış birikiyor içimde, bahara yenik. Buzdağına dönüşen yüreğime hiç ummadığım anda, hiç ummadığım yerden düşen alev sönüyor, donuyor ve acı veren bir dolu yağmuruna dönüşüyor. Kar yağıyor, ölüm yerine. Ve... sen, kara inat açan kardelen çiçeği! Biliyorum, başka bir bahara açıyorsun. Bir kış birikiyor içime, yangınıma inat, yangınımı kovarcasına. Savruk hayallerimi süpürüyor rüzgarlar. Sigaramdan çıkan duman, vasiyetimi resmediyor. Donuyor yüreğim, duygularım donuyor. Damarlarımda kurşun akıyor, kan yerine. Yüzüme taktığım güleç maskeler düşüyor, gerçek yüzüm görünüyor; ama inanmıyor kimseler, inanmak istemiyor. İçimde bir kış birikiyor, baharı yitik. Kar beyaz ölüme hazırlanıyor duygular. Beni ben yapan her şey donuklaşıyor. Donuyor görüntüler, anılarım, özlemlerim, hayallerim, geleceğim... Ruhumun yeni filizlenen kanatları... Yenidendoğuş bildirgelerim... Sözcüklerim de donuyor ve bu çok acı veriyor yaralı yüreğime. Yüreğimin yaraları donuyor. Yaşım da donuyor çok şey gibi. Ve artık ben yarım kalan hayaller yaşındayım. Sen de donacaksın elbet kardelen çiçeği. Sen donduğunda her şey zaten donmuş olacak. Sen başka bahara açarken senden bana kalanlar donmuş olacak. Kış... bu kez hiç gitmemek üzere geliyor. Gönderilmemek üzere... Ozan Aydın

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bir Yok Edici Olarak "FUL" [Makale]

[color=CC0000][b]Bir Yok Edici Olarak “FUL”[/b][/color] Kirlenme, “kirli duruma gelme, pislenme” anlamına gelir. Örneğin, denize kirli ve yabancı maddeler akıtıldığında deniz kirlenir. Havaya kirli ve zararlı gazlar karıştığında hava kirlenir. Bu kirlenmelerin sebebi, doğal olanlara, doğal olmayan şeylerin karıştırılmasıdır. Denizde, havada… genel olarak çevrede “kirli” olarak tanımlanan şeyler, bulunduğu doğal ortamda yabancı olan, o ortama sonradan karıştırılmış, zararlı olan maddelerdir. Bütün bu olaylar canlı yaşamını tehdit eder; kimi zaman da yıkımlara, ölümlere yol açar. Bunların yanında bir de “dil kirlenmesi” vardır. Dilin doğal yapısına kimi yabancı ögeler karıştırılınca dil kirlenmesi oluşur. Bu da bir tür kirliliktir. Çünkü, doğal olana doğal olmayan, yabancı ve zarar verici şeyler karışır. Bunun sonucunda da dilin doğallığı bozulmaya başlar. Soylu, zengin ve yetkin Türkçemiz özellikle son yıllarda yabancı ve zararlı kimi ögelerden dolayı büyük bir kirlenmeyle karşı karşıyadır. Dilimize sonradan giren öyle yabancı sözcükler vardır ki - yabanlığı bir kenara - adeta kirletici, yok edici bir görev görüyor. Yüzyıllardır kullanılan kimi öz sözcüklerimiz, yaban ellerden “zorla” dilimize sokulan bu kirletici ve yok edici sözcükler yüzünden giderek kullanımdan düşüyor. Bu, tam anlamıyla bir kirlilik ve yozlaşmadır. Denize akıtılan yabancı ve zararlı maddeler nasıl deniz canlılarını öldürüyorsa; dilimize zorla, gereksiz yere sokulan kimi yabancı sözcükler de Türkçenin derin ve geniş anlamlar yüklü sözcüklerini yok ediyor. [i]“Ne yapalım, Türkçede tam karşılığı yok. Türkçe, bu yabancı sözcükleri karşılamakta yetersiz kalıyor.”[/i] gibi bilimsellikten uzak savlar ileri sürerek –Türkçesi olduğu halde- yabancı kökenli sözcükleri ısrarla ve inatla kullananlar, bu yok edici sözcüklerin dilimize dadanması konusunda bir şey söyleyemiyorlar. Yaban ellerden alınıp dilimize zorla sokulan bu sözcükler, yeni bir yabancı kavramı yine yabancı bir dilin söz varlığından karşılamak için girmiyor Türkçeye. Tam tersine, dilimizin kendi söz varlığında bulunan sözcükleri bir bir kovmak için giriyor. Uzun zamandır kullanıldığı için zengin ve geniş anlamlar kazanmış, yan ve değişmece anlamlar oluşturmuş, deyimler türetmiş, atasözlerinde yer almış, işlene işlene eşsiz bir ses güzelliğine kavuşmuş olan kimi Türkçe sözcükler kovuluyor; yerine yabancısı geliyor. Soylu dilimizi kirleten bu tür yabancı sözcüklerden belki de en tehlikelisi “ful” (İng. full: dolu, tam) sözcüğüdür. Türkçenin zengin ve üretken topraklarındaki eşsiz güzellikteki sözcüklere saldıran arsız bir çekirgeden farksız olan “ful” sözcüğünün artık sözlüklere bile girmiş olması, daha büyük bir kirlenmenin apaçık göstergesidir. Türkçenin hiç ihtiyacı yokken yabancı dil özentisi ve bilinçsizlik sebebiyle dilimize giren bu sözcük bugüne kadar birçok kirliliğe yol açmıştır. Şimdi, tanık olunmuş kimi olaylardan yola çıkarak yok edici “ful” sözcüğünün yol açtığı sorunlara kısaca göz atalım: [color=CC0000][b]“Ful” Çılgınlığı[/b][/color] Televizyonda bir benzin istasyonunun tanıtımı. Bir adam arabasıyla istasyona giriyor ve görevliye [i]“Depoyu fulle.”[/i] diyor. Her halde arabasının deposu “fullenince” daha çok “dolacak”. [i]“Depoyu doldur.”[/i] dese, depo dolmayacak. Hani Türkçeyi yetersiz görüyorlar ya, adamcağız da bu aşağılık takıntısının dışavurumuyla ortaya atılan saçma sapan savlara inanmış olacak ki, “Doldur.” demiyor, diyemiyor. ”Doldurmak” sözcüğü yok ediliyor göstere göstere. Sonra adamcağız radyodan, başka bir istasyonda daha ucuza benzin satıldığını duyunca dilinden “ful” sözcüğü alınmış gibi bağırıyor : [i]”Fulleme, fulleme, fulleme! Fulledin mi? Ne kadar fulledin? Keşke fullemeseydin ya!”[/i] Adamcağız, fulle(mek) eylemini değişik zaman ve biçimlerde kullanarak biz Türkçe öğretmenlerine dilbilgisi derslerinde kullanılmak üzere eşsiz(!) örnekler sunuyor: [i]“Evet çocuklar, bugünkü dersimizde, görülen geçmiş zamanın çekimlenmesini öğreneceksiniz. Önce bir eylem seçelim, sonra da bu eylemi çekimleyelim : tekil : fulledim, fulledin, fulledi, çoğul : fulledik, fullediniz, fullediler. Haydi şimdi siz söyleyin bakalım.”[/i] [b]…[/b] Ziyaret amacıyla gittiğim bir okulda, bir öğretmen öğrencilerle konuşuyor. Ben de sınıfın önünden geçerken konuşulanları duyuyorum : [i]- Öğretmenim, yarın okuldan sonra ek ders yapacak mıyız? - Hayır çocuklar. Yarınki ders programım ful dolu.[/i] Nasılmış nasılmış? [i]“Ful doluymuş”[/i]. Hem ful hem dolu! Cümledeki anlatım bozukluğuna mı yanalım; birçok Türkçe sözcükle anlatılabilecek bir durumun, “ful”e feda edilmesine mi? [b][i]“Programım dolu / …sıkışık / …uygun değil.” [/i][/b]gibi birçok anlatım biçimi dururken “ful” sözcüğünde ısrar etmenin anlamı ve mantığı nedir? Üstelik, bu olay bir okulda, öğrencilerin gözleri önünde gerçekleşiyor. “ful” sözcüğünün Türkçenin söz varlığını kurutmasına ön ayak olan ise bir öğretmen. Ana dili sevgisini, bilincini öğrencilere aşılayarak ses bayağımız Türkçemizi gelecek kuşaklara teslim etmesi gereken bir öğretmen! Öğrenciler… Türkçemizi geleceğe taşıyacak öğrenciler, kendi öğretmenlerinden duyduklarını sorgulamadan benimsediklerinde ne olacak? Biz Türkçe bayrağımızı böyle mi bırakacağız genç kuşaklara! Bir öğretmen bile Türkçenin bu denli kirletilmesinden habersizse, bu tür olayları sorgulamıyorsa, Türkçenin zenginliğini hiç tanımıyorsa, gencecik beyinlerin önünde konuşurken örnek olması gerektiğini bilmiyorsa, hatta dilimizin yozlaşmasına neden oluyorsa biz, genç kuşakların Türkçeyi kötü kullanmasından dolayı niçin yakınalım? Sonuçta, onlar gördüklerini uygulamıyorlar mı? [b]…[/b] Bir öğrenci velisi okula çocuğunun durumunu sormaya gelmiş. Sessiz bir odaya gidip konuşmaya başlıyorum. Benim sözlerim bittikten sonra, veli, çocuğunun dersanedeki başarısını anlatıyor : [i]“Türkçeyi ve matematiği çok seviyor. Deneme sınavında matematikten ful çekti.”[/i] Anlaşılan, “ful” sözcüğü yalnızca tek tek sözcüklere dadanmakla ve onları yok etmekle kalmamış; dilimize, zararlı bir virüs gibi girip kalıcı olabilmek için deyimler de türetmiş : “ful çekmek.” [b][i]“Matematik sorularının hepsini bildi. /… yaptı. / …doğru yanıtladı.”[/i][/b] Yok! Hiçbiri yok! Hiçbiri yaşamadı; hiçbiri söylenmedi. Söylenmedi sanki de kala kala “ful”e kaldık. [b]…[/b] Otobüsteyim. Önümdeki koltukta iki kişi konuşuyor. Biri diğerine hafta sonunda gittiği maçı anlatıyor. Anlaşıldığı kadarıyla canı çok sıkkın. Takımının maçına çok az izleyici gelmiş olmasından yakınıyor ve şöyle diyor: [i]“Ya aaabicim ya, karşıdaki törübünlere şöööle bi baktım, abi ‘ful boştu’ ya! Canına yandımının böööle bir olay var mı dünyada ya! Böööle bi maçta ‘ful boş’ törübün olur mu be! Kansız bunlaaa kansız!”[/i] Yorumcumuz, böyle ulusal önem taşıyan(!) bir konuda tribünleri betimlerken(!) aslında felsefe yapmış, haberi yok. Çelişkili (paradoksal) bir bakış açısı getirmiş olaya : ful boş! Şimdi sorarım size, tribün dolu muydu, boş muydu? Ful gibi bir boşluk… Bu seferki kurbanlar : [b][i]”boştu. / bomboştu. / hiç kimse yoktu. / kimsecikler yoktu. / in cin top oynuyordu.”[/i][/b] Bu olay, “ful” sözcüğünün yok etmedeki gerçek gücünü ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. “Ful”, sadece aynı veya yakın anlamlı olan sözcükleri yok etmekle kalmıyor; karşıt anlamlı olanları da ortadan kaldırıyor. [b]…[/b] Yine bir otobüsteyim. Bu kez iki iyi giyimli adam konuşuyor. Tam [i]”Konuşmalarına bakılırsa, kültürlü ve bilgili insanlar.”[/i] derken o da ne? Biri diğerine şunları söylüyor : [i]“Bu hafta duruşma üstüne duruşma vardı. Kafam fullendi resmen. Unutkanlık başladı. Hiçbir şeyi aklımda tutamıyorum.”[/i] Bu kez de bir avukat. Ne yazık! [b][i]“Kafam çok yoruldu. /… çok meşguldü. / …bir sürü ayrıntıyla doldu.”[/i][/b]Hiçbiri yok, ama anlı şanlı(!) “ful” var. Yetmez mi derdimizi anlatmaya? Birbirinden farklı durumların oluşturduğu onlarca duygu ve düşünce için kullanılabilecek onlarca Türkçe sözcük varken, her şey bir tek “ful” ile anlatılıyor. Dilimize, özentili konuşmalar yüzünden girmiş olan tek bir yabansı sözcük, onlarca duygu ve düşünceyi tanımlıyor. Nasıl açıklayalım bu durumu? Bin bir türlü rengin görkemli uyumuyla yapılmış eşsiz güzellikteki bir tablo yerine, iç karartıcı tek bir renkle çizilmiş uyduruk bir resme bakmayı yeğlemek neyse, “ful” ile tanımlama yapmak da odur. Başka türlü nasıl anlatılabilir ki… [b]…[/b] Evdeyim, arkadaşlarımla oturmuş söyleşiyoruz. Bir arkadaşım, çocuğunun bilgisayara olan düşkünlüğünden yakınıyor ve ekliyor: [i]“Açıp derslerle ilgili bir şeyle uğraşsa, sesimi bile çıkarmayacağım. Ne gezer! Ne kadar oyun varsa yüklemiş. Gece gündüz oyun başında. Bilgisayarda bilgi adına bir şey yok, ful oyun var.”[/i] [i]“Sen de mi Brutüs?”[/i] sözünü kaçırıveriyorum ağzımdan. [i][b]“Hep oyun var. / Sırf oyun yüklü. / Yalnızca oyun var. / Sadece oyun yüklemiş. / Bir tek oyun var./ Oyundan başka bir şey yok.”[/b][/i] Tümünü yitirdik sanki bu sözcüklerin. [b]…[/b] Gazete okurken bir iş duyurusu dikkatimi çekiyor: [i]“Ful-time çalışacak, presentable eleman alınacaktır.”[/i] Anladım, [b]tam gün / bütün gün / tüm gün[/b] çalışan değil de “[b]ful-time[/b]” çalışacak kişi arıyorlar. Bir de “[b]presentable[/b]” olmak gerekiyormuş. Aman ha, [b]düzgün görünüşlü / dikkat çekici / etkileyici görünümlü[/b] olmayın! “Presentable” olun! Yoksa, işe alınmazsınız, ona göre! [b]…[/b] Birçok sorunla [i]fullenmiş[/i] taşmış Türkçemiz. Bu [i]ful[/i] sorunlar içinde kalan Türkçemiz, sorunu kökünden çözümleyecek bir ilgi bekliyor. Aklı başka şeylerle [i]fullenmemiş[/i] insanların bulacağı çözümleri… Yoksa, aşağıdaki örneklere şimdiden hazır olun : [i]* “Oğlum, mideni abur cuburla fulleyip durma! Akşama teyzenler gelecek, ful yemek yiyeceğiz.” * “Garson, çayımız bitti! Fulleyiver bir zahmet.” * “Çocuğun aklını batıl düşüncelerle fullüyorsun!” * “Akşama nefis biber fullemesi yapacak. Mutlaka gel.” * “Evet çocuklar! Türkçemiz deyimler yönünden çok fuldür. Bunlar çok ful bir anlam taşır. Mesela, ‘Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı.’ deyimi bu açıdan güzel bir örnektir. Günümüz Türkçesiyle söylersek, ‘Fule koydum almadı, boşa koydum fullenmedi.’” * ÖSS Kitapçığı\'nda önemli bir uyarı : “Yanıt kağıdındaki boşlukları dışına taşırmadan fulleyiniz.” * Bir okulun kapısına asılan duyuru : “Öğrenci kontenjanımız fullenmiştir.” * Bankamatik uyarısı : “Üzgünüz. Sistem ful olduğu için hizmet veremiyoruz.”[/i] Sizce bu örnekler gülünç ve abartılı mı? Şimdilik öyle! Şimdilik… Ya sonra? [b]...[/b] Dil, düşüncenin aynasıdır. İnsanlar sözcüklerle düşünür. Sağlıklı düşünebilmek için sağlam bir ana dili eğitimi almış olmak gerekir. O ana dili de her türlü yabancılaşmadan, kirlenmeden ve yozlaşmadan uzak tutulmuş olmalıdır. Kirletilmiş bir Türkçeyle sağlıklı düşünmek olanaklı mıdır? Bu bağlamda, sağlam düşünceler üretecek beyinlerin, kirletilmemiş ve bozulmamış bir Türkçeye sahip olması gerekir. Yozlaşmış bir dille üretilen düşünceler başka başka kirlenmelere, bozulmalara, yabancılaşmalara ve yabancılaştırmalara yol açacaktır. Dünyadaki en eski ve köklü dillerden biri olan Türkçemizi yaşatmak istiyorsak, onu her türlü kirlenmeden korumalıyız. Nasıl ki, çevrenin ve doğanın kirlenmesine engel olmak için savaşım veren çevre gönüllüleri varsa, Türkçemizi her türlü kirlilikten koruyacak Türkçe gönüllülerine ihtiyacımız var. [b]Ozan AYDIN[/b]

4 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Bitmeyen Mum [Deneme]

BİTMEYEN MUM Yüzünden belli olur, gözlerinden. Çok kalabalık bir sokakta yürürken tanıyıverirsiniz onu. Yüzünde bir toplumun bütün değerlerini, bütün özlemlerini, bütün isteklerini hatırlatır size. Onda yaşamı görürsünüz ve bütün olmak istediklerinizi. Gözleri bir sokağı aydınlatır, içimizdeki karanlık sokakları. Öğretmen bize yaşamayı öğretir. Nasıl yaşanılması gerektiğini, sevgiyi öğretir,insanları sevmeden yaşamanın imkansızlığını, kendimizi sevmeden başkalarını sevemeyeceğimizi. Okumayı öğretir, yaşamı anlamlandırmamız için. İnsanlar toplum halinde yaşarlar. Toplum halinde yaşayan her canlı topluluğu gibi, insan toplumlarında da belli bir iş bölümü olmak zorundadır. Toplumun bu sistematiği içinde herkesin bir meslek edinmesi gerekir. Toplumsal hayatın üzerine oturduğu sandalyenin bacaklarıdır meslekler. Üzerinden düşmememiz için sandalyenin ayaklarının sağlam olması gerekir. Milletlerin tarihini incelediğimizde toplumların ayakta durabilmeleri için çeşitli şartların gerçekleşmesi gerektiğini anlarız. Örneğin dilini yitirmiş toplumların tarih sahnesinden kaybolduğunu, tarihten ders almayanların başına neler geldiğini vs. Aslında bu tür toplumların tek bir problemi vardır:Eğitim. Eğitim olmadan bir toplumun ayakta kalabilmesi imkansızdır. Dolayısıyla da öğretmenler olmadan. Türk toplum hayatında öğretmenin yerine gelecek olursak milletimizin ona nasıl unvanlar yüklediği açıktır. Örneğin bir köyde öğretmen; devletin, milletin, geleceğin, iyiliğin, samimiyetin, erdemin, asaletin, kısacası bütün iyi duyguların temsilcisidir. O öyle olmasa bile… Öğretmenlik bir başka duygudur. Yaramazlık yapan bir çocuğa, o hareketi bir daha yapmaması gerektiğini anlatırken, o çocuğa duyduğu sevgiyi kendi kendine haykırmaktır. Bir köy okulu lojmanında, sevdiklerine duyduğu hasreti içine gömüp ağlamamaktır. Öğrencisinin parmağı kanadığında onun kadar acı çekmektir. Soba yanmadığında onlarla beraber üşümektir. Ve gizlemektir acılarını hiçbir şey olmamış gibi. Bazen soruyorum kendime, neden öğretmen oldum diye. Öğretmen oldum; çünkü vatanımın her köşesinde öğretmene, eğitene ihtiyaç duyan bu duygularla yol gözleyen pırıl pırıl gözler var. Öğretmen oldum; çünkü milletimin çocuklarının yüksek medeniyet ufkunda ilerlemeleri için Atatürk’e ihtiyaçları var. Onlar bel kemiklerimiz. Onlar ruhumuzu aydınlatan insanlar. Onlar bize yaşamayı öğretenler. Onlar hiç bitmeyen mumlar. Onlar sınıfa girince Atatürk gülümseyecek. Atatürk gülümsedikçe onlar sınıfa girecek. Onlar Türk hamurunu en güzel şekilde yoğuracak, en güzel ekmeği üretecekler. Bitmeyen mumlar uzak Anadolu köylerinde silah seslerine inat, barışı öğretmeye devam edecek. Bitmeyen mumlar elektriği olmayan gönüllere ışık götürecek. Bitmeyen mumlar sonsuza kadar erimeyecek. Ahmet BAL Göktepe İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Boşluk [Şiirler]

Yazmak, yazarak rahatlamak, akıtmak içindeki zehri ya da yazarak içine sığmayan içini, mutluluğunu dile getirmek ve bu sayede o duyguyu tadabilmek güzel şeyler. Küçük bir karalamamı paylaşmak istiyorum sadece ( asla şairlik gibi bir iddiam olmadı ve öyle çok fazla yazan birisi de değilimdir belirteyim) BOŞLUK Gölgesinde üşüyorum sensizliğin Yapayalnız kalmış sokak çocukları misali... Seni yaşayamamışken sensizliğe mahkum, Boşluğunun parmaklıkları arasında kalmış bir ben var şimdi. SiirseL ( Bu dörtlük hiçbir yerde daha önce yayımlanmadı.)

1 Yorumlar

(1) 2 »

Ne Demiş Atalarımız?

Dosya Gönder


YARDIM (VİDEO)

Tiyatro-Skeç