Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla



Şifremi Unuttum

Hesap Oluştur!

Google Tanıtımları

.::. Herokulalazim.com Sitemiz Kuruluşudur .::.

Ana Sayfa > Dağarcık > A Dağarcık

Harf Dizini
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | Q | R | S | T | U | V | W | X | Y | Z | Diğer | Hepsi

A

Sözlükte: 21 Bu harfle başlayan girdiler.

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Aforizmalar [Deneme]

Sadece yirmi altı yaşındayım ve hayat karşısında büsbütün çıplak ve acemi değilim. Bilmediklerim ve yaşamadıklarım omzumun üstünden başlayıp semalara kadar uzansa da ayaklarımın altından kayıp giden topraklar, yüzüme çizgiler eklemeyi başardı şimdiden. Yaşadım ve öğrendim. Yaşadım ve öğrendim ki hayat \"tribün\"lerdeyken güzel. Ve çoğumuz ancak sahaya çıkıncaya kadar radikaliz. Hiç kimse melek değil. Şeytan da değil. Herkes her anlamıyla \"insan\". Sadece. Aşkın olmadığını söyleyenler ondan zılgıt yemiş \"zede\" insanlar. Onlara inanmayın. Aşk var. Ama bir süre. Yani başlangıçta. Sonra o zencinin Michelle Pfeiffer\'e dediği gibi: \"Sonunda iki kişiden biri ağlıyor\". Para önemli. Ne ayaklarınızın altına alın onu, ne de kalbinizin üstünde taşıyın. Paranızı cebinize koyun. Orada sessizce dursun. Hava:su:toprak:ateş... Varlığımızın dört anahtarı. Ama bir beşincisi daha var: İstikrar. Kavafis haklı. Gidilecek bir yer yok. Cemil Meriç de haklı. Vatanını yaşanmaz bulanlar vatanını yaşanmazlaştıranlardır. Yeni şarkılar aramak yerine bildiğimiz şarkıları yeniden yeniden söylemeliyiz.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ağaç [Etimoloji Notları]

[b]AĞAÇ[/b] “Ağaç” sözcüğü de aslında eski [b]“ağ-(mak)”[/b] eylem kökünden gelir. “Ağ-“ eylemi [i]“yükselmek”[/i] anlamındadır. (Bugün kimi yörelerde hâlâ kullanılıyor.) Eski Türklerde “ağaç” kutsaldır. Yerine göre doğumu, yaşamı, canlılığı simgeler. Destanlarda ağaçlardan sıkça söz edilir.

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ahmed Hikmet Müftüoğlu [Yazarlarımız]

Türk yazarı (İstanbul 1870 - ay.y. 1927). Galatasaray sultanisini bitirdi (1888), hariciye mesleğine girdi. Pire, Marsilya, Ponti, Kereç\'te konsolosluk kâtipliği ve konsolosluk yaptı (1889-1896). İstanbul\'da Hariciye nezareti merkezinde (1896-1908), Nafıa nezaretinde, Ticaret Müdiriyeti Umıımiyesinde çalıştı. Bir yandan da Galatasaray lisesinde edebiyat (1898-1909), Dârülfünun\'da Alman ve Fransız edebiyatı tarihi okuttu (1910-1912).Yeniden Hariciyeye geçerek Peşte konsolosluğunda (1926-1927) bulundu. 1896\'da Servetifünun dergisinde yayımladığı hikayeleriyle Edebiyatı Cedide topluluğuna katıldı. Bu topluluğun, hikâye ve romanında görülen yabancı kelime ve kurallarla yüklü dilini ve süslü üslûbunu kullandı.O sıralarda başlayan Türkçülük ve yeni-lisan akımını benimseyerek Türk Yurdu (1911), Türk Derneği (1912) dergileri kurucuları arasına girdi. Hikâyelerini milli ve yerli konularda, gene süslü bir üslûpla, fakat sade bir Türkçe ile yazdı. Eserleri: Hâristan ve Gülistan (uzun hikâye, 1901); Çağlayanlar (hikâyeler, 1922); Gönül Hanım (roman, 1971).

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ahmet Hamdi Tanpınar [Şairlerimiz]

Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul\'da doğdu. İstanbul\'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi\'nde, Sinop ve Siirt Rüşdiyeleri\'nde, Vefa, Kerkük ve Antalya Sultanileri\'nde öğrenim gördü. Baytar Mektebi\'ni bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi\'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara Liseleri\'yle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi\'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi\'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi\'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisi\'nde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü\'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul\'da öldü. EserleriAbdullah Efendi\'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hikâyeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ahmet haşim [Şairlerimiz]

Pek çok âlim yetiştirmiş, eski ve yaygın bir aile olan Âlûsizâde\'lere mensuptur. 1894 de İstanbul\'a geldi. Ahmed Haşim, babasının Arap vilayetlerinde memurluk yapmasından dolayı İstanbul\'a geldiğinde Türkçe bilmiyordu. Önce Nümune-i Terakki Mektebi\'ne (1895) devam etti. Mekteb-i Sultani\'ye (Galatasaray Lisesi) parasız yatılı olarak girdi (1896) ve buradan mezun oldu (1906). Reji memurluğu, İzmir Sultanisinde Fransızca öğretmenliği (1907-8), Maliye Mezareti\'nde tercümanlık yaptı. I. Dünya Savaşı sırasında ihtiyat zabiti (yedeksubay) olarak askere alındı. Anadolu\'nun çeşitli yerlerindeki askerî birliklerde görev yaptı. Böylece bir nisbette Anadolu\'yu tanıma imkânı buldu. Savaştan sonra Düyûn-ı Umûmiye\'de çalıştı. Sanayi-i Nefise Mektebi\'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji dersleri vermeğe başladı. Bu hocalığı uzun seneler devam etti. 1924 yazını Paris\'te geçirdi. Fransız sembolistlerinin yayın organı Mercure de France dergisinde \"Les tendances actuelles de la literatüre Turque\" adlı, Tanzimattan sonra Türk edebiyatını ele alan bir makalesi yayımlandı (1 Ağustos 1924). Dönüşte Osmanlı Bankası\'nda çalıştı. Aynı zamanda Mülkiye Mektebi ve Harp Akademisi\'nde Fransızca dersleri verdi ve Sanayi-i Nefîse\'deki görevine devam etti. Bu yıllar sanat hayatı bakımından da en hareketli yıllarıdır. 1928 de, hastalığı sebebiyle ikinci defa Paris\'e gitti. Dönüşünde sıhhati için daha rahat bir iş; Anadolu Şimendöferleri Şirketi İdare Meclisi azalığı bulmuştu. Hastalığı ilerliyordu. 1932 de tedavi için gittiği Frankfurt\'tan iyileşemeden döndü. 4 Haziran 1933 de vefat etti. Mezarı Eyüp\'tedir. Ahmed Haşim\'in sanat hayatı Galatasaray\'da öğrenci iken başlar. Burada onun şiir zevkini geliştiren ilk tesir, edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet\'ten gelir. Mektep arkadaşları İzzet Melih, Hamdullah Subhi, Emin Bülend ve Abdülhak Şinasi ile beraber bir sanat çevresi teşkil ettiler. Bu çevre içinde Haşim\'in ilk şiiri Hayâl-i aşkım 7 Mart 1901 tarihli Mecmua-i edebiye\'de çıktı. O yıl içinde aynı mecmuada neşredilen onüç manzumemesinde Servet-i fünun şiirinin, bilhassa Cenap ve Fikret\'in tesiri görülür. 1906-8 yılları Haşim, Fransız şiirini, özellikle sembolistleri ve Batı edebiyatının estetik temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halid Ziya, Kırk yıl\'da, Hâşim\'in kendi nesli içinde Avrupa şiirini en iyi araştıran ve bilen bir şair olduğunu söyler. 1908 de İzmir dönüşü Aşiyan, Musavver muhit mecmualarında, şahsiyetini daha çok belirten şiirlerini neşre başladı. Bu tarihten ölümüne kadar şiirlerinin çıktığı diğer dergiler Resimli kitap, Servet-i fünun, Rebab, Dergâh, Yeni mecmua ve Yeni Türk\'tür. 1909 da Fecr-i âti topluluğuna katıldı. Ancak, grupla bağı bu topluluğun yayın organı durumundaki Servet-i fünun mecmuasına şiir vermekle kaldı. Grubun toplantılarından yalnız birine katıldı. Şahsiyet olarak da bu topluluğun dışında olan A. Haşim, ömrünün sonuna kadar da hiç bir akım içinde yer almadı, kendine has bir şiir ve nesir anlayışıyla kendine has bir şahsiyet olarak kaldı. Ahmed Haşim\'in olgunluk devresini teşkil eden şiirlerde, Abdülhak Hâmid\'le beraber, bâzı Servet-i fünun şairlerine tesir eden Şeyh Galib\'in duygu ve hayâl gücü hissedilir. Gül-bülbül, Leylâ-Mecnun gibi motifler, mum alevinde yanan pervaneler, alevden kadeh ve şarap, hayâl havuzları... Galib\'i hatırlatan veya düşündüren imajlardır. Ahmed Haşim\'in, başta Şiir-i kamer\'leri olmak üzere birçok şiirlerinde, Bağdad\'da geçen çocukluğuna ait hatıraları bulmak mümkündür. Bazen platonik bir aşk olarak da görünen derin bir anne sevgisi, güneşten kaçıp çöle hayat veren geceye sığınma, hastalık ve ölüm gibi motifler çocukluğundan getirdiği, bazan açık, bazan şuur-altında gizlenmiş hatıraların izlerini taşır. Haşim\'in sosyal tarafı bulunmayan şairliği de fıtraten içe-kapanıklığı, çirkinlik ve yabancılık kompleksleriyle izah edilmelidir. Ancak, onun şiirinin asıl kaynağını Fransız sembolizminde aramak lâzımdır. Sembolist şiirle ilk defa, Galatasaray\'da iken, Fransızca bir şiir antolojisinde karşı karşıya gelir. Haşim\'in, bilhassa Belçikalı şair Emil Verhaeren hakkında Mussavver muhit mecmuasında neşredilen (1908) bir makalesi, onun sembolistlere ne kadar çok yaklaşmış olduğunu göstermektedir. Aynı mecmuada daha sonra Henri de Regnier\'yi, 1927 yılında da Hayat mecmuasında Mallarmé\'yi tanıtan birer makalesi çıkar. 1921 de Dergâh\'da çıkan \"Bir günün sonunda arzu\" isimli şiirinin fazla müphem bulunarak tenkit edilmesi üzerine, edebiyatımızda şiire dâir en güzel yazılardan biri olan Şiirde mâna ve vuzuh başlıklı makalesini yazar. Bu yazı daha sonra Piyale kitabının başına \"Şiir hakkında bazı mülâhazalar\" adıyla basılmıştır. Hâşim bu makalesinde, şiirde mâna ve açıklık aranmayacağı, şiirin tasvirî, öğretici veya belâgatçi değil, resullerin sözleri gibi çeşitli yorumlara müsait, sözden çok mûsikiye yakın bir ifade olması gerektiği üzerinde durur. Bütün hayatı boyunca 80 kadar şiir yazıp yayınlamış olan Ahmed Haşim bu yazısında ortaya koyduğu tarife, şiirlerinde yaklaşabilmiş midir? Gerçekten de onun birçok şiirleri çeşitli tefsirlere açık kalmıştır. Umumî hatlariyle bu şiirler psiko-analitik yorumlara muhtaç renkler, müzikalite, derin bir melankoli ve müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlar hasreti arzeder. Konturları gölgelenmiş, karartılmış ve silinmiş birer tablo gibidir. Onlarda gerçek değil, sadece intiba verilmek istenmiştir. Buna göre Hâşim\'in şiiri sembolistlere olduğundan daha fazla belki empresyonistlere yaklaşmış olmalıdır. Ahmed Haşim\'in nesri, şiirinden çok farklı bir karakter gösterir. Şiirindeki müphemiyete, vuzuhsuzluğa, aşırı santimantalizme mukabil, nesirde açık, berrak, nisbeten sade ve bazan nüktedan, hattâ müstehzi bir ifâdesi ve üslûbu vardır. Onun bu tavrı da gerçekte, \"Şiir hakkında bazı mülâhazalar\" makalesinde nesirden beklediği vasıflara uygun bulunmaktadır. Gerek fıkraları ve edebî tenkitleri (Bize göre ve Gurabâhâhe-i lâklâkan) gerekse seyahat anektodları (Frankfurt seyahatnamesi) kendi nevilerinde muvaffak olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır.

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder AKROSTİŞ [Şiirler]

Sevdalı bir yağmurdan cama vuran son damla Usulca dışarıdan anlattı seni bana: \"Lale kokularını ellerin konuk etmiş, Telleri saçlarının çiçekten bir demetmiş...\" Ağlayanlara inat, gülsün güzel gözlerin, Nasılsa o gözleri bir gün mutlak özlerim!

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Akşemseddin [Tarih]

KAÇIŞ Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der, “Beni de dervişleriniz arasına alın”. Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla “Hayır!” der, “Osmanoğulları’nın dervişe değil, sultana ihtiyacı var!” Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan. O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir. GÖÇMEDİN GİTTİ... Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Alevler [Şiirler]

A L E V L E R hiçbir bakış kalbimin buzlarını çözemezdi a l e v l e r senin gözlerindeydi bakışların eritti kalbimin buzlarını birden sel oldu, gönlüme aktı sular gönlüm bir deniz oldu şimdi saçlarınsa bu denizde dalgalar… [i]Ozan Aydın[/i]

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder AMA UNUTMAK ÇOK ZOR [Şiirler]

Ölmek kolaymı sandın yapayanlız Savaş çok mu kolaydı karanlıkla Sessiz ağlayan gök yüzü vardı yanlızca yanımda Kalbime sapladığım hasretin Ve o kadar acımasız geçti ki zaman Sadece gözlerim kaldı geçmişi arayan Genede yaşadım acıya hasrete inat Ve unutmadım mutlu anıları

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder ANCAK DÜRÜST İNSANLAR KANDIRILABİLİR [Berceste]

ANCAK DÜRÜST İNSANLAR KANDIRILABİLİR Bir gün seksen yaşlarında,uzunca boylu,yaşlı Ahmet Dede pazara doğru yola çıkar. Hafif çıkmış kamburuyla bir eli belinde ,bir elinde baston , çarşıya çıkmışken “Satmış olduğum tarlanın parasını da bankadan çekeyim.” der.Yaşlılığın da vermiş olduğu ağırlıkla yavaş yavaş bankaya doğru ilerler.Bu arada “Gençken böyle miydim?Bir oturuşta bir kuzuyu tek başına yerdim.Bir kamyon dolusu odunu kessem yine ‘ yoruldum’ demezdim.Ah gençlik ah!”diye de içinden geçirmeden edemez.Bankadan parasını çeker,sevinçle pazarın yolunu tutar.Ahmet Dede gençliğinde çalıştıklarının karşılığını şimdi almanın mutluluğu ile cebinden çıkardığı mendiliyle alnının terini siler. “Yaşlanınca bu sıcak da hiç çekilmez oldu.”diye geçirir içinden… Biraz sonra olacaklardan habersiz ağır ağır pazarda yol almaya başlar. “Ne demişti hatun?” “Dur bir bakayım listeye.”der Ahmet Dede.Listede yazılanları mırıldanarak okur:domates,biber,patlıcan, elma,kabak,marul,…Bunları okurken arkasından otuz yaşlarında bir genç seslenir: “Amca şu kuvvetli kollarınla şu çuvala bir el atıver de kaldıralım.”der.Ahmet Dede yardımsever yüreğiyle sevinir,çok olmasa da hâlâ güçlü kuvvetli sayılır.Gülümseyerek: “Tabii evlat neden olmasın.”der.Bu arada bütün gücüyle çuvala yüklenir.Bu arada başka biri ,tam dedecik eğilirken, elini usulca dedenin cebine sokar ve emek çekilerek yıllarca zorla kazanılmış parayı,emek çekmeden beş saniyenin içinde sıkılmadan çekiverir. Çuvala yardım isteyen adam, yaşlı Ahmet Dede’ye çok teşekkür eder.Ahmet Dede sevap kazandığını düşünerek, mutluluk içinde, oradan ayrılır. Az önceki adamlar ise bir enayi kandırdık diye pis pis sırıtarak aralarındaki parayı paylaşmaya başlarlar.Sanki yıllarca o yakıcı güneşin altında o parayı kazanmış gibi… Ahmet Dede listeyi tekrar çıkarır ve birer birer alacaklarını alır.Tam aldıklarının parasını ödemek için elini cebine bir atar ki ne görsün…Yıllarca emek çekip kazandığı para bir anda yok olmuş.Hemen aklına yardım isteyen adamlar gelir.Gözyaşlarını tutamaz,olduğu yere yığılıverir Ahmet Dede…Çünkü ömrünün epey bir zamanını geçireceği para bir anda yok olmuştur. “Ne derim ben hatuna şimdi?”diye ağlamaya başlar.Olup biteni anlamaya çalışan kalabalık bir anda dedenin etrafına toplanıverir.Herkes dedeye çok acır yardım etmeye çalışırlar.Aralarında para toplamaya başlarlar.Bu arada polis de gelir,adamların eşgalleri konusunda yaşlı dedeye sorular sormaya başlar.Dede anlattıkça polisin gözleri iyice büyür,şaşkınlıktan iyice açılır ağzı.Çünkü az önce trafik kazasında ölen iki gencin eşgalleri tamı tamına dedenin tarifine uymaktadır. Polis elindeki kağıtları yere bırakarak elini ,dedenin omzuna atar ve “Dede, ağlama;ancak dürüst insanlar kandırılabilir.Onların da hakkı olan şeyler bir gün mutlaka ellerine ulaşır.”der… Diğer paraları çalan gençler hatalarını anlarlar ve pişman olurlar.Kimsenin hakkının yenmeyeceğini öğrenirler.Yaşlı Ahmet Dede’nin yanına gidip özür dilerler. O günden sonra gençler alın teriyle çalışmaya başlarlar ve bir daha kimseye kötülük etmemeyi öğrenirler. “Bugün en önemli şeyin hiç kimse tarafından aldatılmamak olduğunu sanırsın.Ama hayatın güneşi ,asıl senin kimseyi aldatmadığın gün doğar.” EMERSON Hanife AKCAN Türkçe Öğretmeni

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Anlaşılamamaya övgü [Şiirler]

tüm atıflarım, övgülerim ve öykülerim “anlaşılmama” ya bugün… bazen bir keyiftir boş ve anlamsız bakan gözler, cinnete beş kala belki ama bir şanstır yine de hatta bir lütuf…. başlarsın anlatmaya önce, gözbebeğinin göbeğine bakarsın, göbeğini gıdıklarsın, kaşırsın. aşınsın zemin diye ve en azından sesin yankılansın… kırpsın artık gözünü, çözsün diye düğümü yalvarır yakarırsın… söz uçar bilirsin kalır yazı..anlatacaksın ya derdini akıtırsın son damlasına kadar mürekkebini… seni yıllarca özlemle çağıran beyaz kağıt bile artık bakmaz dönüp de yüzüne… derler kelam tükene… bin dereden su getirmedin belki ama çalıştın çabaladın ve yeter ki anlasın diye o kaçtı sen arsızca kovaladın... arkana dönüp bakmadın yol kat ettin hesabını tutmadın... oyunsuzdun, kurgusuzdun ama yine ona yaranamadın ve tükense de gücün ona bunu anlatamadın. dersin kelam kafi değilse çabalar nafile. anlamadığını anladığında yalvaran gözlerle bakarsın ona. ondan bir “anlamadım” dilenirsin... dualar gelir aklına ettiğin “el açtırma tanrım senden başka kimseye” ama bakarsın açık ellerin hem de bir “anlamadım” sesine, nefesine kulak kesilir beklersin bir kelimesine. bakışlar üzerinde şaşkın ve deliymişçesine. sorar sana el açılır mı “anlamadım” desin diye? sana bakan onlarcasına dersin ki: “derdim beni yanlış anlamasın.”

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Anneme... [Şiirler]

Gece yorgun anne , Gece ölümüne yağmurlu Ve yürek hüzne gebe. Sabahı beklemede solgun bir gül yaprağı, Rüzgar sürklemekte umutları başka diyarlara... Bak ! Şimdi titriyor gökyüzünün tüm yıldızları. Gece vurgun anne Gündüze kırgın. \"Varsın olsun.\" diyorsun. \"Yağsın varsın gökyüzünün tüm yağmurları\" Ama olmuyor anne ! Yağmurlardan sonra doğan güneş, Öyle ısıtmıyor senin gibi insanı. Kanıyor yaprakları bile gülllerin Kanıyor dokununca tüm güller , Kanıyor güllerin tüm yaprakları... Gamze KARABULUT

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder ANSIZIN GELİŞİN [Deneme]

ANSIZIN GELİŞİN Ansızın gelişin bahar oldu bana Aşkın karıştı kanıma Nazlı çiçeğim kurumuş dalıma Tomurcuklar açtırdın Bir kurşun gibi saplandı aşkın böğrüme Işık oldun körleşmiş gözlerime Sensiz geçen her anıma Gözyaşlarımla hasret ekiyorum. Ansızın gelişin bahar oldu bana Sen gidince koca dağlar devrildi üstüme Utanmasam gitme diye öpecektim ellerini Serecektim yollarına aşkınla çarpan yüreğimi Gitme gülüm,beni bırakıp gitme Beni sensiz bırakıp divane etme Derdini derdim edindim hiç yüksünmeden Bu gönül dayanamıyor güzel yüzlüm seni görmeden Sen gidince gözyaşlarımı akıttım sessizce içime Başkası çare olamaz içimdeki bu derde Sen gittin gideli yüreğim hep kederde Gel artık gülüm beni sensiz bırakıp divane etme

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder AŞİNAYIM [Berceste]

AŞİNAYIM yabancıyız birbirimize oysa; senin yüzün başka göğün altındakarşılar geceyi benimki başka göğün. adımların benden uzağadır hep, koşmalarım çaresizyetişemem varlığına. sesinin tınısı bilmemhangi notada saklı hangi içli ezgiye sinmiş bakışına asırlar var ki değmedi bakışım. gözüm giremedi göz menziline... sözüm sana mahkum hükmü iki dudağının arasında. sürgünüm şimdi yasak coğrafyana yüreğim şaşkın ruhum darmaduman al götür derinlerine beni, sakla kuytularına hüznünü ver avuçlarıma efkarından koy biraz da içinde ebediyyen unut beni... yabancıyız birbirimize oysa aşina bir yabancılık....

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Aşk [Roman Notları]

Aşık olan zaten alacağını almıştır, artık ondan birşey isteyemez, bundan geri o verecektir, hep o verecektir.

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder AŞK ya da HÜSRAN [Berceste]

Yılın en çok satan kitabı Aşk\'ta yazar Elif Şafak Mevlana Celaleddin Rumi ile Tebrizli Şems\'in dostluğu üzerinden İslam tasavvufunu-sufizmi ele alıyor. Roman aslında içi içe iki paralel öyküden oluşmakta. Asıl öykü Bostonlu mutsuz ev hanımı Ella Rubinstein ile gezgin sufi fotoğrafçı Aziz Z. Zahara\'nın öyküsü. Zahara\'nın Mevlana ile Şems\'i anlattığı romanı \"Aşk Şeriatı\" aracılığıyla kesişen hayatları romanın ilk katmanını oluşturuyor. Ella, Aşk Şeriatı\'nı okudukça da Mevlana ile Şems\'in yaşamöyküsüne tanıklık ediyoruz. Hemen belirtmeliyim ki bu iki öykünün paralel şekilde kurgulanışı kusursuz. Aziz ve Şems ile Ella ve Rumi\'nin hayatları, ruh dünyaları arasında oluşturulan paralellik romanın bence en başarılı yanı. Roman bir kurgudur, elbette gerçekle birebir örtüşmez. Fakat bir romanın kahramanları tarihe mal olmuş, gerçek şahsiyetlerse ve siz bir düşünce sisteminin tanıtımını yapmaktaysanız kendisine sadık kalınması gereken noktalar vardır. Elif Şafak, \"Bu romanı bilgiden çok kalp gözüyle yazdım.\" dese de kitap apaçık bir tezin mahsulü. O tez de Elif Şafak\'ın İslam dini-tasavvufu hakkındaki düşüncelerini içermekte. İşte bu noktada romanda bazı sıkıntılar mevcut. Bunlardan birkaçı şöyle: İslam inancında ruh ölmez, alınır ve hesap zamanına kadar iyi ya da kötü olmasına göre iyi ya da kötü bir halde bekler. Fakat batı literatüründe olduğu gibi asla hayalet olup ortalıkta dolanmaz. Ölen yüce şahsiyetlerinin manevi etkilerinin devam etmesi ile batı kültüründeki hayalet metaforunun hiçbir alakası yoktur. Oysa romanda Mevlana\'nın evlatlığı Kimya hayaletlerle konuşmakta. Hatta Mevlana\'nın ilk eşi Gevher Hatun karşımıza tıpkı Amerikan filmlerindeki hayalet kahramanlardan biri şeklinde çıkıyor. Üstelik Mevlana\'ya da bu hayalet işi onaylattırılıyor(syf. 220). Romanda en önemli ve en sıkıntılı karakter Şems-i Tebrizi. Zira bütün düşünceler onun üzerinden aktarılmakta. Şems gerçekte de çok önemli bir şahsiyettir. Onunla Mevlana\'nın dostluğu İslam tasavvufunda önemli bir ekol olan Mevleviliği doğurmuştur. Fakat kitaptaki Şems 1200\'lü yıllarda yaşayan bir dervişten ziyade. 2000\'li yılların Ferrari\'sini satan sufisine benzemekte! Zira bir bakıyorsunuz keramet gösteren, geleceği gören hatta Allah\'la anlaşma yapan(!) kendinden emin bir veli, bir bakıyorsunuz bir kadeh de olsa şarap içebilen, cinselliğin sınırlarında dolaşan bir veli! Mevleviliğin en dikkat çekici ve tanıtıcı yanı şüphesiz \"sema\"dır. Romanda semanın ortaya çıkışı anlatılırken Şems: \"Yeni bir ayin yapacağız. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla rabbi zikredeceğiz. Hazırlıklara başlıyoruz, her gün çalışacağız.\" diyor. Sonra başlıyor anlatmaya: \"Elimizi yukarı tutacağız Haktan alıp halka vereceğiz. Ayağımız şunun için şöyle olacak...\" En sonunda da rolleri dağıtıyor. Böylece sema tamamen bilinç mahsulü üzerinde düşünülmüş, bir dans gösterisine dönüşüyor. Hele semanın halk karşısında bir ilk icra edilişi var ki, ilahi aşkla yanan dervişler değil, Anadolu Ateşi Dans Topluluğu Konya\'da gösteri yapıyor, rejisör de Şems denilse yeridir. Bir \"Biletix\" gişeleri eksik(!) Romanın sonunda Mevlana: \"Şems\'in başlattığı dansa son şeklini verdim.\" diyor. Maalesef Elif Şafak semaya Amerikalı bir turistin gözünden öte bakmıyor. Şems bir sema ayinini anlatırken: \"Musiki sonlanınca evrenin başat unsurlarına selam durduk: Ateş, hava, toprak su ve boşluk.\" diyor. Bir tahta eksik! Anlayamadığım şey şu; Bu sema kime yapılıyor? Allah aşkı ile Allah\'a ise niye sonunda ateşe, toprağa selam? Hint mistizmi mi anlatılmakta yoksa İslam tasavvufu mu? İlginç olsun diye semanın ruhu bulandırılmış sanki. Mevlana ve döneminde yaşayan herkes günümüz diliyle, kavramlarıyla ve düşünce yapısıyla konuşuyor. Bu bir yöntem olabilir fakat dilenciden şarapçıya kadar herkes de felsefe bilmez ki! Sonra dilde gelgitler mevcut. Şems işaret sıfatı o\'yu yer yer eski Türkçedeki \"ol\" şekliyle kullanıyor ama hemen ardından \'evrensel içsel yolculuk\'tan bahsediyor. Örneğin 16 yaşındaki Kimya \"salt\" kavramını kullanıyor. \"Keşfedilmemiş bir kıta bedenim.\" diyor. Herkes devrik cümle kurup şiir gibi konuşmaya çalışıyor. 13. yüzyılda yaşaması gereken kahramanlar dil ve düşünce yapısı itibariyle 21. yüzyılda yaşıyor. Sayfa 355\'de Mevlana\'ya: \"Geriye bir tek İlahi Aşk kalsın. Büyük harfle AŞK.\" şeklinde bir laf ettiriliyor. Şiirlerini dahi farsça yazan dolayısıyla Arap alfabesini kullanan biri, hem de 13. yüzyılda yaşayan biri nasıl böyle bir laf ediyor anlayamadım. Çünkü bildiğimiz kadarıyla Arap alfabesinde büyük harf diye bir şey yok! Romandaki tipler yapay ve sembolik. Mesela mutaassıp ismi verilen tip tamamen nefret uyandırmak üzere kaleme alınmış ve bir düşünce yapısını temsil etmekte. Hünsa, Baybars, Çakal Kafa v.s. de öyle. Oysa Çöl Gülü, Sarhoş Süleyman, tipleri ise şefkatli bir annenin evladını anlatışına benzer anlatılıyor. Demem o ki, yazar kendi oluşturduğu karakterlere önyargıyla yaklaşıyor. Romandaki en silik karakter Mevlana. Mevlana adeta bir figüran. Kendi yaptığı hiçbir şey yok hatta Şems\'i onaylamaktan öte düşüncesi dahi yok! Şems söylüyor o yapıyor. Kitapta dostluk deyip duruyor ama dostluk karşılıklı olur. Oysa Şems Mevlana\'ya sürekli buyuruyor, onu sınıyor biraz avami olacak ama hatta Mevlana\'yı pek sallamıyor. Bu ilişki pek dostluğa benzemiyor. Zaten Şems rüya aracılığıyla verilen görevi ifa etmek için Konya\'ya gidiyor. Kitapta İslam tasavvufu tanıtılmak istenmiş. Fakat her karakterin yaptığı işleri uzun uzun açıklaması bu tanıtma işini epey yapaylaştırıyor. Öyle ki Mevlana hangi rumuzları ne için kullandığını dahi kendisi açıklıyor. Elif Şafak her konuda düşüncesini söylemek istiyor. Öyle ki bir fırsatını bulup Şems\'i \'halkın bekaret tabusu\' hakkında dahi konuşturuyor. Bu okuyucuya sürekli \"aslında İslam cici, hem de çok cici, bak her şey ne kadar derin ve anlamlı\" diyen, açıklama yapan suniliğe dönüşüyor. Elif Şafak\'ın İslam\'da kadının yeri konusunda takıntıları var. Romanda ne kadar muteber kişi varsa hepsine kadınların da erkekler kadar iyi talebe ve ilim adamı olabileceğini söyletiyor. Somut örnekler oluşturmaya çalışıyor. Şems\'e kadınlar için \"sema dans ayini!\" düzenlettiriyor. Tamam kadınları aşağılamıyor bu din ama bu kadar inatla, yapay bir şekilde belirtmeye ne gerek var! Romanın çağdaş karakteri Aziz Zahara yer yer Şems\'miş gibi oluyor. O olduğuna dair ipuçları veriyor, Şems olduğunu inkar da tasdik de etmiyor falan.. ama neyse ki sonunda o olmadığını söylüyor. Böylece zaman zaman Budizm\'deki ruhların varlıktan varlığa seyahatini (tenasüh) anımsattırıyor ki bu felsefenin tasavvufta yeri asla yok. Sonra Aziz sayfa 369\'da parmaklarıyla enerji saçıp acayip bir iş görüyor ki cinselliğe yakın bu işe dua adı veriliyor! Aziz insanların özünü görüyor! Yazarın kafası tasavvuf konusunda hayli karışık gibi geldi bana. Anlatılanlardan sonra ister istemez Cem Yılmaz\'ın meşhur esprisi geliyor akla: \"İçimizde! Her şey içimizde!\" Hiç mi iyi yanı yok anlatılan sufizmin? Tabi ki var! Mesela Şems\'e söylettirilen kırk kural hem manası hem de kurgusu itibariyle mükemmel. Romanın bir yerinde Aziz Zahara: \"Aşk kullanıla kullanıla içi boş bir kelimeye döndü.\" diyor. Romanda olan da işte tam bu! \"Aşk\" o kadar çok açıklanmaya çalışılıyor, o kadar çok şeye bulaştırılıyor ki ne olduğu belirsizleşiyor. Aşk felsefe aracılığıyla anlaşılsaydı filozoflar aşk insanı olurlardı. Oysa filozoflar genellikle kalpsiz diyebileceğimiz kadar katı kişilerden çıkmıştır. Sonuç olarak söyleyebileceğim şu ki: Bu roman bizim insanımızdan çok İslam\'a ve İslam Tasavvufuna yabancı Batılı okuyucular için yazılmış. Bir röportajında Elif Şafak; \"Amerika\'da Mevlana\'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence.\" diyor. Kanaatimce romanın ortaya çıkışı da bu düşünceden besleniyor. Elif Şafak her ne kadar aksini vurgulasa da bu kitap kalbin değil aklın ürünü! Elif Şafak ilgi ve takdirle takip ettiğim bir yazar fakat bu en özel kitabım diye lanse ettiği \"Aşk\" beni adeta hüsrana uğrattı...

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder AŞK YASAK [Deneme]

AŞK YASAK Habersizce gelip giriverdin hayatıma.Nerden geldin,hangi rüzgar seni bana getirdi soramadım bile.Ayaklarım yerden kesiliverdi o an ne olduğunu bile anlayamadım,sormadım da zaten…Bu muydu Allah’ım aşk dedim kendi kendime bu kadar tatlı bu kadar güzel olabilirdi bir şey…İşte dedim,hayatımın aşkı…Ne gerek vardı yarını düşünmeye.Ne gerek vardı hayatı sorgulamaya.Başkaları yoktu yalnızca ikimiz vardık sanki şu koskoca dünyada…Ayaklarım uçarak gidiyordu ona.Her telefon çalışında yüreğim,bedenim sanki benim değilmiş gibi bana sormadan yerinden fırlıyordu.Yanlış mıydı doğru muydu bunları düşünecek vaktim yoktu ki…İlk defa biri kapını çalıyor,şaşırıyorsun başta olamaz diyorsun;çünkü sevmek neymiş bilmiyorsun…Hiddetle “hayır” diyorsun ilk önce.Yıkıyor bütün yaptığın kaleleri,hiç umursamıyor bile…Yüreğin kanıyor inanıyorsun aşkına o da seni seviyor hissediyorsun.Dünyalar sizin oluyor.Gözlerinin içine hiç sıkılmadan saatlerce öyle bakabiliyorsun…Sadece senin olduğunu düşünüp sahipleniyorsun…Onun yanında bir kuş gibi çırpınıyor yüreğin.Dedim ya hiç sana sormuyor bile.Her gün ona daha fazla bağlanıyorsun.O senin bir tutkun,bir yaşam pınarın,bir kanadın oluveriyor sanki… Bir gün uyanıveriyorsun sanki bir rüyadan uyanır gibi.Hava biraz sisli mi bugün ne diyorsun?Arıyorsun onu, cevap veren yok…Mesaj yazıyorsun yine cevap yok…Hava iyice kararıyor.Bulutlar üzerine geliyor sanki.Sen sen değilsin o an…Ağaçların yaprakları dökülüyor birer birer…Fırtına alıyor güneşli havanın yerini…Allah’ım ne oluyor diyorsun bir an…Bakıyorsun aldığı çiçek bile solmuş o sabah…O an söylediklerini hatırlıyorsun: “O benim ona iyi bak!”İçini bir ürperti kaplıyor. “Ne oldu?”diyorsun içinden.Anlam veremiyorsun bir anda olup bitenlere.Kapını çalan insan nerede diye soruyorsun…Yok…Sanki o deli gibi seven gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiş.Artık seni sevmiyorum diyor, o kadar kolay dökülüyor ki bu sözler dudaklarından,sevgi bu kadar basit mi diye geçirmeden edemiyorsun içinden…Gözlerini gözlerinden kaçırıyor,umurunda bile değilsin artık, anlıyorsun. “Nerede çaldığın kalbim geri ver bana onu ?”diyorsun…Çoktan alıp ayaklarının altında ezmiş yok etmiş bile sana hissettirmeden…Sen en değerli,seni hayata bağlayan yegane şeyini kaybetmişsin artık;kalbini…Anlıyorsun her şeyin yalan olduğunu…Geceler,gündüzler haram olmuş artık,nefes almak zor gelmeye başlamış…Hayatta kalpsiz nasıl yaşanır diye düşün düşünebildiğin kadar bakalım…Gözlerin dinlemiyor bu sefer seni, pınarlar gibi durmadan çağlıyor…Sabah uyanıyorsun yeni bir gün;ama senin için değil hiçbir zaman…Oysaki hiç hesaba katmamıştın değil mi bir gün çekip gideceğini… Aradan aylar,yıllar geçiyor hala aklında,acısı yüreğinin en derin yerinde…Hatıralar başını döndürüyor…Unutmak,unutmak,unutmak bu kadar zor olabilir mi Allah’ım diyorsun…İçinde büyük öfkeler yanıyor,lavlar yüreğini dağlayıp dağlayıp fışkırıyor…Gözlerin ya kimi görse o sanıyor,ona benzetiyor,yüreğini ayaklandırıyor yerinden…Saçmala diyorsun onun burada işi ne diyorsun…Bir seni terk etmeyen aklın var o da uçup giderse ne yaparım çaresiz diyorsun…Ne zaman bir film izlesen hıçkırarak odadan,herkesten kaçıp gidiyorsun…Bir tek yüreğinden kaçıp gidemiyorsun,bir tek o yakandan düşmüyor… Bir gün sabah olmuş,güneş doğmuş her yere ,sanki yıllardır yokmuş gibi.Çalınan kalbin geri gelmiş,seninle beraber artık.Yapayalnızsın ama çok mutlusun,hiç olmadığın kadar…İşte o gün yemin ediyorsun aşık olmamaya ve hiç kimsenin senden daha değerli olmadığına…

4 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Atatürk'ün Cevap Veremediği Tek İnsan [Tarih]

Atatürk, Mersin\'e yaptığı seyahatlerden birinde,şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş: -Bu köşk kimin? -Kirkor\'un... -Ya şu koca bina? -Yargo\'nun... -Ya şu? -Salomon\'un... Atatürk biraz sinirlenerek sormuş: -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?Toplananlarının arkalarında bir köylünün sesi duyulur: -Biz mi nerede idik?Biz Yemen\'de,Tuna Boyları\'nda,Balkanlar\'da,Arnavutluk Dağlarında,Kafkaslar\'da,Çanakkale\'de,Sakarya\'da savaşıyorduk paşam... Atatürk bu anısını naklederken: -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur,der dururdu.

1 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ateş ile su [Şiirler]

ATEŞ İLE SU Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına, Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa Demiş ki suya: Gel sevdalım ol, Hayatıma anlam veren mucizem ol... Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş; Yüreğim sana armağan... Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına... Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı... Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su... Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları... Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu Bir gün gelmiş, suya varmış yolu Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın. Ve o an anlamış; aşkın bazen gitmek olduğunu. Ama gitmenin yitirmek olmadığını... Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla. İşte o zamandan beridir ki: Ateş sudan, su ateşten kaçar olmuş... Ateşin yüreğini sadece su, Suyun yüreğini Sadece ateş alır olmuş...

2 Yorumlar

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder ATLI KARINCALAR [Deneme]

En ıssız çiçeklerden yontuldu yüreğiniz, Birer törpülü ağaçtı, hayatınız. Kızardınız, minnacık ellerinizle yaşama, Dondurmanız gaymaktı, ağzınızın tadında. Handı, okul; Yataktı , sıra en yumuşağından. Merhametti , adınız. Çilekeş yolcularıydınız , ifritten sualin Bir “ siz “ kaldınız! Güneşken, yürüdünüz gül dikeni aydınlığa… İnce bir vals ve tatlı bir heyûlâ. Saçlarınızda eğleşen salıncaktı, Uçuşan parmaklarınız. Büyüyecektiniz , zamana inat; Sıyrılacaktınız , göz uçlarından. Bîçâre bakışlar fırlatacaktık, Suda oynaşan mehtaptan. Ayrılığa sancılandı, saatler. Toynaklar kıpırdandı, yerinden. Hınzır pusular kuruldu, Yüreklerin çekilen gölgesinden… Lütfen çıkınız, “yok” yazılacaksınız, Kapıyı ardına kadar, ardınca açık bırakın. İnce bir kalp sızıntısıydınız, Muhabbetler kanadındaydı , kırlangıçların. Hasretti, vuslatta çalan saatler, Hissemize düşen; acı ekmeğiydi , kemirilen yalnızlığın. Sarıp sarmalandı; közlenmiş yürekler, Çilesi çekildi, çivisi çıkan aymaz karanlığın. Kuzular meleşti, gökten, Hilkâte bileğlenmiş, sözler. Yırtıldı hayat , çırpındı deniz Gözlerimin içinde dinecektiniz Kasımpatılarında domurcuklandı yediverenler, Sıcak çiğ damlasıydı, buğusunda nemlenen. Bir parça ekmek ve ıslak bir kumaş kokusu, Bulutlu gözlerde, çepelli ağızlarda gevelenen. İlk akşamdan unutulduk, Yeni ufukların fotoğrafıydı gözler. Mâşuktuk, terk edildik. Rûyaymış verilen sözler. Gün söndü, yandı yıllar… Ciğerimi dilimleyen yalnızlığın aksi. Başımda dolandı, Atlı Karıncalar, Gözümden düşmedi, mahzun hayâli Yaz, ayrılığı kalem, Oku , hicranı kader! Ettiğiniz her kelâm, Cehennemden de beter. İsmail GÖK Türkçe öğretmeni

Yorumlar ?

Yazıcı Dostu Sayfa Terimi arkadaşına gönder Ayna [Şiirler]

AYNA Seni her düşündüğümde, Kalbime bir gül diktim, Güllerin her şarkısında,şiirinde, Sevda türküleri kokan sesini işittim. Sensiz içtiğim her çayda, Çay bile dedi bana: -Benden sana yok fayda, Sensiz yaşadığım günler, Gönül takvimimde geçmedi kayda, Senden daha güzelini görmedim, Gönül dünyamdaki hiçbir aynada.

Yorumlar ?

Ne Demiş Atalarımız?

Dosya Gönder


YARDIM (VİDEO)

Tiyatro-Skeç